Bir devlet politikası olarak çocuğa saygı

Bir devlet politikası olarak çocuğa saygı

Araştırmacı, yazar Ayfer Gürdal Ünal, çocuk ve gençlik edebiyatının Nobel’i sayılan Hans Christian Andersen Ödülü’nün jürisinde yer alma deneyimini, çocuğa birey olarak saygının nasıl bir devlet politikası olabileceğini tartışıyor. Edebiyat ve eğitim dünyasını İstanbul 2018’e davet ediyor.

Çocuk ve gençlik edebiyatında uluslararası alanda iki temel ödül bulunuyor. Biri; dünyaca ünlü çocuk kitapları yazarı Astrid Lindgren’in anısına İsveç Kraliyet Ailesi’nce düzenlenen ve 700 bin dolar maddi ödülü bulunan ALMA (The Astrid Lindgren Memorial Award). Diğeriyse, Danimarka Kraliyet Ailesi tarafından himaye edilen ve Hans Christian Andersen anısına verilen Hans Christian Andersen Edebiyat Ödülü; maddi bir karşılığı olmayan, ancak bu alanın Nobel’i olarak bilinen, madalya ve beratla taçlandırılan bir ödül. Uluslararası Çocuk Kitapları Kurulu’nun IBBY (International Board for Books for Young People) bir araya getirdiği jüride 10 üye bulunuyor. Bu üyelerin seçimi için 75 üye ülkeye adaylarını göndermeleri için çağrıda bulunuluyor.

Adayların çocuk ve gençlik edebiyatında uzmanlığını kanıtlamış, iki yabancı dilde okuma yapabilmesi gerekiyor. İngilizce ve İspanyolca okuma yapabildiğim için Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği (ÇGYD) 2012 yılında beni aday göstermişti. 1936’dan bu yana tüm dünyadan üyelerin yer aldığı jüriye seçilen ilk Türk oldum. Bu katılımın inanılmaz bir heyecanı ve çalışma temposu var. Dokuz ay içinde, yaklaşık 31 yazarın beşer kitabını, yani 155 kitabı incelemek, notlar almak zorundasınız. Bu tempoya ayak uydurmak ve özen göstermek, 2012’den sonra 2014 jüri üyeliğini de getirdi.

Ulusal çocuk enstitüleri

Jüri üyeliği sürecinde tüm dünyadan yüzlerce kitap incelemiş oldum. Geriye dönüp baktığımda, dil olarak dezavantajlı durumda olduğumuzu ve bu durumun üstesinden gelecek altyapı hazırlığımızın olmadığını düşünüyorum.

Andersen Ödülü için bir dosya hazırladığınızda, bir yazar kendisini en iyi temsil ettiğine inandığı beş eserini sunuyor; her eserin bir ya da iki bölümünün tam çevirisi gerekiyor. Brezilya ve İsveç gibi ülkelerin ulusal çocuk enstitüleri bulunuyor. Bu enstitüler bir devlet politikası olarak kurulmuş, desteklenmiş. Bir yazar böyle bir yarışmaya katıldığında, ona çeviri desteğinde bulunmak için bu enstitüler harekete geçiyor.

Örneğin İsveç böyle bir fırsata sahip olduğu için, yarışmaya beş kitap sunduğunda, beş kitabın da baştan sona İngilizce çevirisini sunabiliyor. Bu jüri için çok önemli, ayırıcı bir nokta. Çünkü, tamamı çevrilmiş bir kitap, bir bölümünü okuduğunuz kitaba göre daha yakın hissettiriyor jüriye. Kitap çeviri olduğu için, dil meselesi bir anda öykünün önüne geçiyor.

Bu enstitüler, bu yöndeki çalışmalar, salt çocuk edebiyatına değil, çocuğa ve bireye saygının, bu bakışın bir devlet politikası olarak yaşama geçirilmesi anlamına geliyor. Öyle ki biz, çocuk ölümleri, çocuk gelinler, mevsimsel çocuk işçiler, çocuğa taciz gibi konuları aşamadığımız, çözemediğimiz için, daha bu konuları konuşamıyoruz bile.

Edebiyatta cesur bir yaklaşım!

Öte yandan, ülke olarak cesur bir yaklaşımımız olmadığını düşünüyorum. Konuya ve içeriğe yönelik bir cesaretten söz ediyorum. Örneğin, yarışmada son beşe kalan yazarlar mültecilik, eşcinsellik, engellilik, şiddet, ilaç bağımlılığı, yoksulluk ve ırkçılık gibi temalarda eserler üretiyorlardı. Resimli kitaplarda bu fark daha çok ortaya çıkıyordu. Çünkü, hem renk hem çizim tarzları alışılageleni zorluyordu.

Ülkemizde bunu kimse okumaz, analar babalar sevmez, okullara sokamayız gibi yaklaşımlarla, daha editör masasında boğulmuş olan fikirler önümüze gelen örneklerde hayat bulmuş, nefes alan eserler olarak duruyorlardı. Çizerlerimizin, yazarlarımızın karşısına çıkan bu yüzeysel yaklaşım, onların daha tutuk ve hissiz işlere yönelmelerine neden oluyor.

Özgürlük sorununun izdüşümü, hayatın pek çok alanında olduğu gibi, sanatsal üretimimizde de görülüyor. Yazar ne kadar cesur olursa olsun, bu tarz örnekler sorunu somutlaştırıyor. Örneğin, Belçikalı yazar Bart Moeyaert’in Çıplak Eller (Bare Hands) adlı kitabı jüriyi karpuz gibi ikiye bölmüştü. Ülkesinde üç ödül almış, ayrıca 1998 Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü’nün de sahibi bir kitaptı. Kitapta, iki yakın arkadaş, Ward ve Bernie var, bir de Ward’un köpeği Elmer…

İki arkadaş ve Elmer, yeni yıl arifesinde çiftçi Betjeman’ın çiftliğine giriyorlar. Çiftçi onları fark ediyor ve köpeği elleriyle öldürüyor. Kitabın adı da buradan geliyor zaten. Kitap ilerledikçe, geçmişteki bir başka yeni yıl arifesinde Ward’un, çiftçinin kazını oyun sırasında öldürdüğünü öğreniyoruz. Diğer bir ayrıntı da, Ward’un annesinin çiftçi Betjeman’la bir ilişki yaşaması… Tüm bunlardan yola çıkarak masum bir kazanın, bastırılmış ve farklı bir hedefe yöneltilmiş bir öfkeye yol açtığını görüyoruz. Kitabın sonunda, Ward’un mu, yoksa Betjeman’ın mı haklı olduğu, birbirlerini bağışlayıp bağışlamayacaklarının yorumu, okura ve okurun tasavvuruna bırakılmış.

Gerçeklik mi, korumak mı?

Çıplak Eller iyi yazılmış bir eserdi ve karakterlerin yaşı olan 11’in üstündeki okurlar için uygundu. Jüriyi ikiye ayıran tartışma tam da burada başlamıştı. Bir taraf, dünyada bu kadar felaket varken, çocuklara uygulanan zulüm bu kadar gerçekken ve tüm bunlara karşı bir kalkan oluşturulamazken; çocuk edebiyatındaki sertlik dozunun eleştirilmesinin yanlış olduğunu düşünüyordu. Bu eleştirinin çocuğa bir iyiliğinin dokunmadığını düşünüyorlardı. Jürinin geri kalanıysa, dünyada kötülük var diye, bunu illa çocuk eserlerine yansıtmaya gerek olmadığını düşünüyordu. Dostluk, sevgi ve dayanışma gibi temaların işlenmesini destekliyorlardı.

Jüride gerçekliği savunan grup, çocukların masum olduğu yanılgısından uzaklaşırsak ve onları gerçeklerle yüzleştirirsek, asıl o zaman çocukları koruyabileceğimizi düşünüyor. Diğer grup, vakitsiz bir yüzleşmenin güvensizlik doğurabileceğinden endişe duyuyordu. Tartışma oldukça ateşli, güçlü ve uzun sürmüş, eser tüm boyutlarıyla sorgulanmıştı.

Hans Christian Andersen jürisinin en önemli taraflarından biri de, o odadan birinciyi belirlemeden çıkılmayacağı kuralıdır. Uzun süren tartışmalar sonucunda, yazar Bart Moeyaert, Andersen Ödülü’nü alamadı.

Önemli farklardan biri de, anlatım tekniklerinde bulunuyor. 2014 yılı Andersen madalyası sahibi bir yazar, antropoloji profesörü Nahoko Uehashi, çocuk gözünü hiç yitirmeden Japon mitolojisinden yararlanmış ve beş ayrı fantastik dünya kurmuştu. Çizerler konusunda da durum aynı; özgünlük, biriciklik ve çocuk bakış açısı oldukça önemli.

İstanbul 2018’e doğru…DUYURU

IBBY’nin 2018 yılında düzenleyeceği dünya kongresi, ÇGYD aracılığıyla İstanbul’da gerçekleşecek. 2014’te Mexico City’nin ev sahipliği yaptığı, 2016’da Auckland’de gerçekleşecek bu önemli etkinlik, 2018 yılında Türkiye’de olacak. Türkiye’nin Doğu-Batı buluşmasına olanak tanıyan stratejik konumu da etkinliğin içeriksel anlamda önemini artırıyor.

İstanbul 2018, özellikle de eğitimciler için önemli fırsatlar sunacak bir kongre niteliğinde. Öğretmenler, geliştirdikleri projelerin bildirilerini kurula sunabilir ve kongrede sunum yapma fırsatı yakalayabilir. Tema ve konu çeşitliliği anlamında, çok zengin bir konumdayız. Bu nedenle kardeş okullarla ya da edebiyat birikimimizle yaratabileceğimiz projeler olabilir.

Aynı şekilde, Batı’daki eğitimcilere bakıldığında, fazlasıyla on-line ödev verildiğini görüyorum. Kitap okumasını yapan çocuk, özetini ya da değerlendirmesini on-line olarak yayınlıyor, arkadaşı ona bir yorumda bulunuyor, diğer öğrenciler de tartışmaya dahil oluyor ve notlandırma bunun üzerinden yapılıyor. Ne yazık ki, ülkemizde fazla uygulanan bir yöntem değil bu. Önceleri “olanak yok, bilgisayar ya da internet yok,” deniyordu. Şimdi her evde, her okulda bulunan olanaklar bunlar.

Özetle, hangi alanda çalışırsak çalışalım, yenilikleri izlemek; uyum sağlamak için gelişmeye, yeniden öğrenmeye açık olmak hepimizin ortak derdi. Bir çizer arkadaşımın hiç unutamadığım bir sözü vardır. “Ayfer Hanım, ben en çok kime üzülürüm, biliyor musunuz? Öğrenmesi durmuş insana!” Öğrenmemizin hiç durmamasını dilerim.

,

Comments are closed.