Bir öykü yarışması ve ikinci bir hayat.

Bir öykü yarışması ve ikinci bir hayat.

7. sınıf öğrencisiyken katıldığı Zeynep Cemali Öykü Yarışması’nın 2012 yılında dereceye giren, bugün Galatasaray Lisesi 11. sınıf öğrencisi olan Bilge Arslan, öncesi ve sonrasıyla yarışma yolculuğunu ve öğretmenlerinin rolünü anlatıyor.

Bundan tam beş yıl önce 2012’de, Bursa’da duvarları afişlerle bezeme konusunda oldukça duyarlı olan okulumuzda duyuruları yapılan öykü yarışmalarından birine, Zeynep Cemali Öykü Yarışması’na katılmaya karar verdim. Bunun, hayatımı baştan aşağı değiştirecek, en önemli kararlardan biri olacağını henüz bilmiyordum.

Edebiyat öğretmenlerim bizi yarışmalara katılmamız konusunda teşvik ederlerdi. İnsan bir noktadan sonra bu çağrılara kayıtsız kalamıyor. Bizlere bambaşka bir dünyanın kapılarını açma noktasında, sadece duyuruyla bile olsa, okulun ve öğretmenlerin çok önemli bir rolü olduğunu düşünüyorum.

Çocukluğumdan beri kalem kâğıtla farklı bir bağım vardı. Mesela, henüz yazmayı bilmediğim için annemin kaleme aldığı, sobanın elimi nasıl yaktığı üzerine minik bir şiir denemem bile olmuştu. Edebiyatı bir uğraş olarak edinmemi ve dünyaya başka başka gözlerle de bakabilmeyi keşfetmemi sağlayan etmenlerin başında, bana okuma kültürünü aşılayan ve edebiyatı sevdiren ailem ve öğretmenlerim gelir.

İlham perisine “gitmek”!

Bir süre sonra edebiyat derslerinde, sınavlarda, bazen de kenarda köşede karaladığım yazılarımı birileriyle paylaşmaya karar verdim. Çünkü, yazdıklarımı saklamanın, edebiyatın bendeki anlamıyla çok örtüşmediğini düşündüm. Tıpkı okuduğum şeylerin beni yoğurduğu, elediği ve çoğalttığı gibi, yazdıklarımla başkalarının hayatlarında sesimi duyurmayı, belki de bu yolla bir şeyleri değiştirebilmeyi umdum.

Yarışmanın 2012 yılındaki teması “hoşgörü”ydü. Bu tema üzerine ne yazılabilir diye düşünmekten ziyade, günlük hayatıma farklı bir şekilde bakmaya başladım. İlham perisinin ayağıma gelmesindense, ben ona gidiyordum. Daha önce fark etmediğim bazı şeyler görünür olmaya, hep orada olduğunu bildiklerimse bana yeni yüzlerini göstermeye başladı. Benim için bu, ilhamın ta kendisiydi ve doğal bir yazım süreci geçirmemi sağlıyordu. Bir gazete haberi okumuş, onu hoşgörü temasıyla ilişkilendirmiş ve sonunda üretmeye koyulmuştum.

Yarışmaların bir özelliği de süre sınırlamasının, son başvuru tarihlerinin olması. Başlarda kolaylıkla dökülüvermişti sözcükler kalemimden, ama tıkandığım zamanlarda aşırı bir umutsuzluğa düşmüştüm. Bir şekilde devam etmem gerekiyordu. Sınav haftalarında ya da bir şeyler yazarken yaptığım gibi evimizin balkonuna kaçtım yine. Balkon yanıltmadı beni. Başlayan bahar yağmuru da öykümde yerini aldı ve ikinci bir yazma aşamasında öykümü tamamladım.

Öykümün bitmiş halini okuyan edebiyat öğretmenlerimin değerlendirmeleri, metnimi hayli iyileştirmişti. Ancak her öneriyi de körü körüne uygulamadım. Öğretmenimin, öykünün oldukça sade olan sonunu değiştirebileceğimi belirttiği tavsiyesi gibi… Bana göre, her metin şaşırtıcı bitmek zorunda değildi. “Kalbinin üstünde onun kalbini duyuyordu,” da etkili olabilecek bir sondu ve öğretmenim de bu tercihime saygı duydu. Böyle bir süreçte, öğretmenin rolü, var olan yolları göstermek, ancak hiçbir zaman birini seçmesi için öğrenciyi zorlamamak olmalı.

İkinci bir hayat…

Bu öyküyü yazabilmemi sağlayan birikimi düşününce, edebiyat öğretmenlerimin varlığı çok kıymetliydi. Okulumda besleyici, geliştirici, iyileştirici edebiyat derslerim vardı. Keşke her öğrenci benim kadar şanslı olsa ve edebiyatın kuru bilgiden çok daha farklı bir şey olduğunu, adeta ikinci bir hayat olduğunu keşfedebilse.

Her dönem, çok farklı türlerde, farklı konularda, bambaşka dünyaları anlatan kitaplar okurduk. En güzeli de, bu okumalar, sınavlarda sorulacak bir iki ezber bilgiyle sınırlı kalmazdı ve geçirdiğimiz hoş vakitten sınavlarda sorumlu olmazdık. Kitabı, böyle bir baskı ve korkuyla okumadığımız için, dünyanın keşfedilmesi gereken en güzel şeylerinden biri olan okuma eylemi, hiçbir zaman nefret ettiğimiz bir aktivite haline dönüşmedi.

Kitabı okumakla kalmaz, hissettiklerimizi, beğenmediğimiz ya da bayıldığımız yanlarını, özgür bir ortamda doyasıya konuşurduk. Konuşmadan önce iki defa düşünmek yerine, fikirlerimin o ortamda değerli olduğunu hissettiğimden, rahatlıkla ifade ederdim kendimi. Doğallıkla, okuduğumuz kitap tadından yenmezdi, ruhumuzda izler bırakırdı. 2012’de olduğu gibi bugün de edebiyatı sevmemi ve yazmamı sağlayan bu okumalardır. Uzun süre okumadığımda, kendimi yazmak için de yetersiz hissederim. Bu nedenle, yazma eylemine girişmeden önce mutlaka bol bol okur, mümkün olanı deneyimleyebilirim.

Yeni bir dünya

Bu yarışma, herhangi bir öykü yarışması değildi. Bana ödülden çok, bir aile kazandırdı. Yazdıklarımın beğenilmesi ve takdir edilmesi, beni yazmaya devam etmem için oldukça motive etmişti, ama ben çok daha fazlasını kazanmıştım. Ödül töreni için İstanbul’da geçirdiğim o günü, çocukluğum boyunca yarattığı karakterlerle bin bir serüvene çıkmamı sağlayan Gülten Dayıoğlu’nun ödülümü verirken beni samimiyetle kucaklayışını, etrafımda pek çok yazarla gün boyunca sohbet edişimi hiç unutmam. Bir günde insanın ufku açılıp da dünyaya bakış açısı değişir mi, demeyin. Adeta, gözlerimin yeni bir dünyaya açılmasıydı bu. Farkındalık kazanmaktı, keşfetmekti.

Sınırlı zamanım olduğunu sanıp, o bir günü hiç unutmamak üzere kafama kazımıştım. Oysa beş yıl boyunca yatılı okuduğum İstanbul’da, bir yayınevinin, ikinci kapım olacağını nereden bilebilirdim? O benzersiz günün sonrasında, Günışığı Kitaplığı ile iletişimimizi hiç koparmadık.

Bu süreçte, Günışığı Kitaplığı blog sayfasında yazılarımı yayınlama fırsatı buldum. Eğitimde Edebiyat Seminerleri’ne ve Zeynep Cemali Öykü Yarışması’nın ödül törenlerine katıldım. Ödüllerini alan ve yepyeni bir başlangıç yaptıklarını bildiğim kardeşlerime umutla baktım. Yarışmaya katılacak bir 7. sınıf öğrencisine isteği üzerine yardımcı oldum. 10. Eğitimde Edebiyat Semineri’nde, siz öğretmen ve kütüphanecilere seslendim. Sanıyorum ki, bir yarışmanın bir gencin hayatını nasıl değiştirebileceğini şimdi daha iyi anlatabilmişimdir. Bu yüzden, ödül alsa da almasa da, ayırt etmeden her gence yazma sürecini deneyimlemesi için yarışmaya katılma olanağı sağlanmalı.

Ne zaman, nasıl yazar olunur?

Geçen beş yılda, edebiyatın gücüne giderek daha da fazla inandım. Kelimelerle her şey mümkün olabilir, akıl almaz dünyalara kapılar açılabilir. Özerk bir benliği oluşturabilen tek yol, derin ve sürekli okumalardan geçer. Okuma ve yazma eylemleri, özerklik deneyimi sağlayarak, bize baskın olanın dışında sesler duyurur, otoriteye boyun eğmekten kurtarır. Karanlık bir dünyada en parlak fener, bir mücadelede en güçlü silah oluverir. Daima umudu filizlendirir ve büyütür. Bu nedenle, iyi bir eğitim, iyi bir edebiyat anlayışıyla varlık bulabilir. En güzel müfredatlar, edebiyatçı ve öğretmenin etkileşimi ve paylaşımından doğar.

Ödül aldığımı duyanların sorduğu gibi; yazar olmayı düşünüyor muyum? Hayır. Edebiyat benim için, meslek olamayacak kadar farklı bir deneyim. Hep var olacaktır hayatımda. Ama ne zaman, nasıl yazar olunur ki? Yazıyordum, yazıyorum ve yazacağım da… Hangi aşamasında yazar olunuyor, yazar oldum da ben mi fark etmedim, bilmiyorum.

Orhan Pamuk’un ifadesiyle, “Kendi hikâyemizden başkalarının hikâyeleri gibi, başkalarının hikâyelerinden kendi hikâyemiz gibi bahsedebilme hünerimiz,” yüksekse yazdıklarımız geniş kitlelerce de beğenilebilir, bu çok olası. Öyle olmasa bile, hepimiz yazar olalım, okur olalım. Ancak böyle çıkar karanlıklar aydınlığa.

Comments are closed.