Çocuklar büyürken…

Çocuklar büyürken…

Gazeteci, yazar Zeynep Oral, edebiyat ve sanatın bireyin yaşamına nasıl dokunabildiğini, dünyaya dair hangi soruları sordurttuğunu ve nasıl “başka bir insan”a dönüştürdüğünü kendi yaşam ve yazarlık deneyimleriyle aktarıyor.

Çocuklarım büyürken, bizimki hep “açık -ev”di. Bütün arkadaşları bizde toplanırdı. “Sahi Zeynep Teyze, bütün bu kitapları okudun mu?”, “Okudun da ne oldu?”, “Neye yaradı?” Bunlara benzer sorular birbirini izlerdi.

Bir gün içlerinden biri, “Ben bu kadar kitap okuyacağıma, üniversite diye canımı çıkaracağıma, babam bana şimdi bir tostçu büfesi açsın, çok daha kısa zamanda hayatımı kurarım,” dedi… (O sırada ortaokuldaydılar.)

Emeğin horlandığı, rantın yüceltildiği çarpık ekonomilerde belki de o çocuğun söylediği doğruydu. Elbet bunu ona söylemedim. “Belki daha çabuk, daha çok para kazanırsın ama… Ama aynı insan olmazsın, başka bir insan olursun,” dedim.

Anlatmaya çalıştım: Edebiyat, sanat, nitelikli müzik… Bunlar, bakmakla yetinmeyip görmeyi öğretir insana. İşittiklerini, duymakla kalmayıp değerlendirmeyi önerir. Okuduğumuz bir kitap, kendi yaşadıklarımızı fark etmemizi sağlayabilir. Bunlar algılarımızı açar. Zihnimizi ve duyarlığımızı biler. Kısacası kavramayı, sorgulamayı, eleştirmeyi, düşünmeyi öğretir insana…

Düşünmeye başladığımız an, ancak o an ve o andan sonra yorumlamaya ve değerlendirmeye, başlayabiliriz. İşte o zaman kendimize bir değerler ölçüsü yaratabiliriz. Eleştirel düşünmeyi öğrendiğimiz zaman, edindiğimiz bilgileri kullanabiliriz. Edebiyat ve sanat, insanın edindiği bilgileri kullanabilmesine yarar. Kullanılmayan bilgi, yok olmaya mahkûmdur.

Çocuklar, değerleri yaşayarak öğreniyordu, ama yine de… Yine de sırf değerler ölçüsüne sahip olmak için bunca kitap okumak şart mı, diye de sormaktan geri kalmıyorlardı.

Siyah ile beyaz arasında yüzlerce renk ve gölge vardı. İnsan, kendisi ile doğa, kendisiyle toplum ve kendisiyle çevre, giderek dünya ile her tür sorunu çözmeye çalışırken, ilişkiler kuruyordu. Bu ilişkilerdeki binlerce rengi, binlerce ayrıntıyı değerlendirmek için de okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz oyunlar, dinlediğimiz müzik bize yardımcı olabilirdi.

Olduğumuz yer, vardığımız yer, dünya görüşümüz, bakış açımız, yaşama biçimimiz, düşünce şeklimiz, bir rastlantı ya da rastlantılar zinciri değildir. Hayır, bunların tümü her an yaptığımız ve yapmakta olduğumuz seçimlerin bir sonucudur.

Hangi kitabı okuyacağımızı, hangi konsere gideceğimizi seçerken… Arkadaşımızı, giyeceğimiz giysiyi, evimize koyacağımız vazoyu ya da tabloyu seçerken, hep bir şeyler seçiyoruz… Ama aslında hep kendimizi seçiyoruz. Nasıl bir insan olacağımızı seçiyoruz.

Örneklerle anlatıyordum: Yalnız fotoroman okuyan biriyle, Çehov, Yaşar Kemal, Sait Faik okuyan bir insan aynı olamaz. Yalnız arabesk dinleyenle Beethoven dinleyen de… Bir insanın dünyası okuduğu kitapla, dinlediği müzikle, yürüdüğü yolla bütünleşir, zenginleşir, çoğalır.

Edebiyat, sanat, düşünmeyi, eleştirmeyi, yorumlamayı, değerlendirmeyi öğretir insana, dedim ya… İşte bu değerler hiyerarşisi içinde insan yalnız kendi kişiliğini değil, içinde yaşadığı toplumun da düzeyini geliştirirken bütün bunların bir yaşam biçimine dönüştüreceğini bilir.

Bugün yaşadığımız beğeni yozlaşması, kentlerimizdeki, kasabalarımızdaki çarpık yapılanmalar, çevre bilincinin gelişememesi, demokrasinin yerleşememesinde ve daha pek çok, pek çok gerçekte, edebiyat ve sanat eğitiminin eksikliğini görüyorum ben…

Aradan yıllar geçti. Bugün bakıyorum, çocuklarım ve arkadaşları, yıllar önce anlattıklarımı kendi çocuklarına anlatıyorlar…

Comments are closed.