Dil estetiği ve eğitim felsefesi

Dil estetiği ve eğitim felsefesi

Ülkemizin önde gelen edebiyat bilimcilerinden Prof. Dr. Onur Bilge Kula, edebiyatın ve felsefenin hammaddesi olan dili, dil felsefesinin sınırlarını ve eğitimde edebiyatı irdeliyor.

Aydınlanma kavramına ilişkin yayımladığım dört kitaptan biri olan Türkiye’de Aydınlanma ve Atatürk Devrimleri’nde Türkiye aydınlanmasını üç temel kavram bağlamında belirginleştirmeye çalıştım: yazınsal aydınlanma, düşünsel aydınlanma ve eğitsel aydınlanma. Bunların en önemlisi, hiç kuşkusuz Anadolu kültüründe sürekliliği ve derinliği olan yazınsal aydınlanmadır.

Düşünsel aydınlanma sürecinde kopukluk olmasına karşın, yazınsal aydınlanma varlığını hep sürdürmüştür. Bu bakımdan yazınsal aydınlanma, Türkiye aydınlanmasının tarihsel bakımdan kopuksuz olarak sürdüğü tek alandır. Anadolu kültür tarihinde düşünsel aydınlanma 1400’lere kadar gelebilmiştir; ancak bu tarihten sonra, 1900’lere kadar süren yaklaşık 500 yıllık bir süreci kapsayan zaman diliminde, herhangi bir dünya ölçeğinde ürün ortaya koyulamamıştır. Eğitsel aydınlanma ise, Cumhuriyet’le başlayabilmiş, ancak kurumsal bakımdan 1940’lı yıllara değin etkinleşmiştir. O günlerden bugüne değin, ilkeli ve dizgeli olarak sürdürülebilmiş olsaydı, düşünsel aydınlanma alanında da önemli ürünler verilebilirdi.

Cumhuriyet’in, Mustafa Necati ve Hasan Âli Yücel’le olağanüstü boyutlara ulaşan ve evrensel değerleri Türkiye’nin öz değerleriyle buluşturarak zenginleştiren çok önemli bir eğitsel aydınlanma dönemi vardır. Yukarıda da vurguladığım gibi, ne yazık ki bu aydınlanma, 1940’lara kadar sürebilmiştir. Sonrasında, görece tekil, akılcı ve bilimsel açılımlar olsa da, eğitim alanında o derece önemli ve kalıcı bir aydınlanma girişimi gerçekleştirilememiştir. Bu, Türkiye’nin en önemli eksikliklerinden biridir.

“Eğitim, bireye özgürleşme ve özerkleşme olanağı veren bir yapı olarak düşünülmeli, tasarlanmalı ve edimselleştirilmelidir.”

Eğitim, dil, felsefe ve edebiyat.

“Dil Estetiği ve Eğitim Felsefesi” konusunu dört kavram üzerinden ele alabiliriz: Eğitim, dil, felsefe ve edebiyat. Eğitim, yetişmekte olan genç bireyi, özünü, toplumu ve doğayı –  insanca yaşanabilir tutmak koşuluyla  – değiştirmeye, geliştirmeye yönelik her türlü önlemler bütünüdür. Eğitim, bireye özgürleşme ve özerkleşme olanağı veren bir yapı olarak düşünülmeli, tasarlanmalı ve edimselleştirilmelidir.

Eğitim, edebiyat, felsefe ve bütün bunların dolayımı olan dilin çok önemsenmesi gerekiyor. Peki dil ile eğitim, dil ile edebiyat, dil ile felsefe neden iç içedir? Dil düşünmedir, dil olmadan düşünme olmaz. Gözlerinizi kapatın ve düşünmeye çalışın. Düşüncelerinizi sözcüklerle somutlaştırmadan düşünemezsiniz. Bu nedenle, dil felsefesinde “dil tindir; tin de dil” ilkesi geçerlidir. Tin, her türlü düşünme ve kavramlaştırma etkinliğinin sonuçlarını kapsayan en üst kavramdır.

Dil, her türlü düşünme etkinliğinin hem ortamıdır hem de düşünmenin anlatımının aracıdır. Bir başka deyişle, düşüncelerin sözcüklerde ve kavramlarda somutlaştırılmasıdır. Dil, insanın diğer insanlarla birlikte yaşama ve iletişim gereksiniminden doğar. Dil olmaksızın birlikte yaşam, birlikte üretim ve eşgüdüm olmaz.

Türkiye aydınlanmasının, 1400’lerden 1900’lere kadar düşünsel anlamda insanları dünya ölçeğinde tartıştırabilecek tek yapıt üretememesinin başlıca nedeni, halkın konuştuğu Türkçe ile Osmanlı yönetiminin yeğlediği Arapça ve Farsça ağırlıklı Osmanlıca arasındaki dil parçalanmasıdır. Dil parçalanması, o dönemde eğitim dizgesinin katkısıyla daha da yoğunlaşmıştır. Bu olgu, Anadolu halkının ortak ve tümel düşünsel üretim gücünü azaltmıştır. Atatürk, bu dil ve düşünce parçalanmasının nedenlerini ve yol açtığı olumsuzlukları gördüğü için, alfabe değişikliğiyle, Türk ulusunun dilini ortaklaştırarak, düşünme gizil gücünü ortaya çıkarmaya uğraşmıştır.

68Devrimlerin taşıyıcı gücü!

Söz konusu nedenle, Cumhuriyet ve Atatürk devrimlerinin özü, Dil Devrimi’dir. Atatürk, düşünme ile dil arasındaki dolaysız bağın ayrımına varan ve gerekli önlemleri, bilgiye ve uzmanlığa dayanarak almaya çalışan bir devrimcidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kadın erkek eşitliği, bireyin özgürleşmesi ve özerkleşmesi gibi konulardaki değişim ve açılımlarının tümünün taşıyıcı gücü dildir. Dil Devrimi bitimsiz bir süreçtir. Cumhuriyet döneminde alfabe değişikliğiyle birlikte yoğunlaşmıştır, ancak bu sürecin nasıl gelişeceği, hepimizin dil duyarlılığına bağlıdır.

Dil Devrimi’nden söz ederken, basımevinin kuruluşunu da atlamamalıyız. 25 yaşlarındaki Macar İbrahim Efendi, esir olarak Osmanlı İstanbul’una getirilir. Latince eğitim görmüş, çokdilli, çok dinli bir insandır. Bir basımevi kurabilmek için sadrazamı, padişahı ve çevresindekileri ikna eden İbrahim Efendi, ülkede Türkçe kitap yayımlayan ilk kişidir. İlk basımevinin kuruluşu, toplumsal ve kültürel anlamda Dil Devrimi’nin başlangıç noktası olarak görülebilir.

Düşünmenin ve anlatımın aracı olan dil ne kadar gelişmişse, düşünme ve estetik üretim yeterliliğimiz de o kadardır. Dil felsefesi alanındaki çalışmalarıyla tanınan, 20. yüzyılın en önemli filozoflarından Ludwig Wittgenstein, “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır,” der. Ne kadar düşünebiliyorsanız, dünyanız o kadar geniştir. Ancak, ne kadar ve nasıl düşünebildiğiniz de dil yeterliliğinize bağlıdır.

Sanatçı üretmeye devam ettiği sürece…

Edebiyat, insanın özgür ve özerk imgelem gücünün ürünüdür. İmgelem gücüne sınır ve kural koymak olanaksızdır. Bu nedenle sanatın, eleştirel aydınlanmaya katkısını kimse engelleyemez. Sanatçı üretmeye devam ettiği sürece, sanatın özgürleştirici ve özerkleştirici işlevi önlenemez. Bu işlevin en önemli belirleyicilerinden biri de alımlayıcıdır, edebiyatta okurdur. Sartre, “Edebiyat bir çağrıdır,” der. Bu bakımdan, edebiyat, “Sen ol, özgür ol, birey ol, özerk ol!’” çağrısıdır. Yazınsal yapıtların üretimi ve sürecin nitelikli gelişmesi için, alımlayıcıların estetik ve düşünsel niteliğinin de yapıtın estetik niteliğine denk düşmesi gerekir. Okur ya da alımlayıcı, yazınsal üretimi, dolayısıyla yazarı var eden güçtür.

Hem edebiyat hem de yazınsal yapıtların düşünsel niteliği bakımından, Türkiye aydınlanması, yazınsal anlamda süreklidir, güçlüdür. Ahmet Yesevi’den Yunus Emre’ye, Pir Sultan’dan Karacaoğlan’a, Nâzım Hikmet’ten Aziz Nesin’e kadar, çok nitelikli bir yazar topluluğuna sahibiz. Bu yazıncılar, Türkiye aydınlanmasının sürdürücüsüdür, güvencesidir. Bugünkü yazarlarımızın niteliği de umut vericidir. Türkiye yazarlar topluluğu artık dünya dillerini bilen yazıncılardan oluşmaktadır. Yazarlarımız, tüm dünyadan okurları gibi Türkiye’deki okurlarının beklentilerini de karşılayabiliyor, okurun neredeyse %90’ına ulaşabiliyorlar.

Edebiyat ürünlerimizin ve yazarlarımızın niteliği, salt yazınsal üretimle sınırlandırılamayacak kadar iyidir. Yunus Emre’de edebiyat ve felsefe iç içedir, bir aradadır. Pir Sultan Abdal, haksızlığa karşı direniş ruhunu yazınsallaştırmıştır. Karacaoğlan, Türkiye Türkçesi’nin, arı duru Türkçe’nin koruyucusu, geliştiricisidir. Yaşar Kemal, “Karacaoğlan olmasa, ben olmazdım,” diyebilen bilge bir insandır. Bu nedenle, Türkiye’nin yazınsal aydınlanması, aynı zamanda bir düşünsel aydınlanmadır.

Edebiyatta biçem, tekliktir, biricikliktir.

Sanat dalları biçimlendirdikleri malzemeye göre ayrıştırılırlar. Edebiyatın malzemesi dildir. Yazıncı, dilsel malzemeyi biçimlendirir. Dilsel malzemeyi biçimlendirmenin araçları da, yine retorik figürler dediğimiz dilsel araçlar – sözcükler, eğretilemeler, ironiler, abartmalardır. Her sözcük, yazarın dil beğenisine, düşünsel ve estetik yetkinliğine göre edebiyatta bir retorik işlevi görür. Yazınsal yapıtlar, dilde yapılan biçimlendirici çalışmaların toplamıdır. Biçem ya da Arapça’sıyla üslup kavramları tam da bu noktada öne çıkar.

sogani-soyarken“Yazınsal yapıt, yaratıldığı dili yetkinleştiren, o dilin seçkin örneğidir.”

Biçem, dilsel malzeme üzerinde yapılan biçimlendirici çalışmaların toplamı ve sonucudur. Bir yazınsal yapıtı diğerinden ayıran, o yapıta içkinleştirilen biçemdir. Biçem, yazınsal yapıtın özgünlüğünün, tekliğinin ve biricikliğinin tek kaynağı ve güvencesidir. Bunun somut bir örneğini, Alman edebiyatından Günter Grass vermiştir. Grass’ın Soğanı Soyarken adlı kitabı, aslında kendi özgeçmişinin katmanlarını açmasının, soymasının eğretilemesidir. Bu yazar, Hitler’in ordusuna gönüllü olarak katıldığını 2006’da yayımlanan bu kitabına kadar gizlemiştir. 1999’da Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen Grass’ın kendi içindeki eleştirel ve vicdani sorgulaması dayanılmaz bir noktaya gelmiş ve anılan yapıtıyla dışa vurmuştur.

Dil, yazının, edebiyatın dolayımıdır. Edebiyatın beslendiği ana kaynaktır. Her yazınsal yapıt, dilin o günkü durumundan çıkar, o dile çok önemli bir boyut katar. Yazınsal yapıt, kendi içinde bütünlüğü olan, taşıdığı nitelik ve estetik özyapı açısından ayırıcı özellik taşıyan ürün demektir. Bu nedenle, yazınsal yapıt, yaratıldığı dili yetkinleştiren, o dilin seçkin örneğidir.

Edebiyat eğitiminde eğitimcinin seçimleri…

Eğitimde edebiyatın kullanımında, eğitimcinin hangi metinleri seçeceği belirleyici önem taşır. Yazınsal değeri, niteliği yüksek olan, gençlerin düşünsel dünyasını genişleten, estetik beğenisini yetkinleştiren metinler seçilmelidir. Bugünkü edebiyat eğitimimizdeki seçimler, neredeyse güncel edebiyata bile yetişemiyor. Nâzım Hikmet’e, Yaşar Kemal’e, Aziz Nesin’e, Adalet Ağaoğlu’na, Ahmet Ümit’e ya da Orhan Pamuk’a yeteri kadar yer verildiği öne sürülebilir mi?

Bu durumda, şu belirleme yapılabilir: Eğitim politik bir yeğlemedir. Eğitim, bir yönüyle eğitilen insanı özüne yabancılaştırma edimidir. Edebiyat eğitimindeki seçimler, toplumsal çoğulluğu, yazınsal yelpazeyi, yazınsal yeterliliği, Türk edebiyatının dünya edebiyatındaki yerini ve dünya edebiyatıyla bütünleşmesini sağlayacak yönleri düşünülerek yapılmalıdır.

Okuma, başkasının anlattığını anlama edimidir. Başkasının anlattığını anladığınızın göstergesi, anladığınızı anlatabilmektir. Eğer ikisini bir arada yapamıyorsak, zaten dil eğitimi de, edebiyat eğitimi de işlevini yerine getirmiyor demektir. Nitelikli, genç bir alımlayıcı kitlesine gereksinme vardır. Bunun için, öğretmen yetiştirme düzeninin sürekli çağdaşlaştırılması, eleştirel akıl ile bilim ve estetik yeterlilik ilkeleri gözetilerek yapılandırılması gerekmektedir. Böyle yetişen öğretmenlerin yazınsal metin seçimlerinde özgürlük ilkesini, gençlerin eleştirel düşünme ve davranma yeterlilikleri ve estetik beğenilerini geliştiren yapıtlara öncelik vermeleri önemlidir. Ancak bu olursa öğretmen, genç insanların yazınsal yapıtlarla eleştirel ve özgür bir ilişki kurmasına ortam hazırlayabilir.

Türkiye toplumu, Dil Devrimi sayesinde, düşünme ve anlatma gücünü bütünleştirme ve geliştirme olanağı bulmuştur. Dil Devrimi, düşünce gücünü tümüyle etkinleştirme fırsatı vermiştir. Bunca yol kat ettikten sonra yapılması gereken, özgür düşüncenin ve düşündüklerini özgürce anlatabilmenin önünü açmaktır. Kant’ın deyişiyle, “İnsanların düşündüklerini anlatması en zararsız özgürlüktür.” Özgürlüklerin ve insan haklarının, hiç kimseye zararı yoktur. Bunlar ancak insan bilincini çoğullaştırır, boyutlandırır ve evrenselleştirir. Bir ulusu ilerleten ve saygınlaştıranlar da böyle bir bilinç geliştiren ve edimselleştiren özgür bireylerdir.

Comments are closed.