Dünya pazarında edebiyatımız: Açıldık mı, aldandık mı?

Dünya pazarında edebiyatımız: Açıldık mı, aldandık mı?

Edebiyatımızın ödüllü telif hakları ajanı, Kalem Ajans’ın sahibi Nermin Mollaoğlu ile Günışığı Kitaplığı Genel Yayın Yönetmeni, yazar Mine Soysal, son 10 yılda edebiyatımızın yurtdışına açılımını değerlendirdi.

Mine Soysal: Öncelikle 2008 Frankfurt Kitap Fuarı “Konuk Ülke Türkiye” projesinin hazırlık yıllarından bugüne dek geçen 10 yıla ve edebiyatımızın dışa açılma serüvenine bakacağız. Yurtdışı kitap fuarlarının, düzenleyen ülkenin ve bulunduğu coğrafyanın kitap pazarıyla buluşmak, tanışmak açısından çok önemli köprülerden biri olduğu açık. Üstelik, Frankfurt Kitap Fuarı da dünyanın en büyük kitap organizasyonu.

2008 Konuk Ülke Türkiye projesi edebiyatımızın dışa açılması için çok değerli bir eşikti. Hazırlık süreci, sırasındaki ve sonrasındaki faaliyetler; meslek örgütleri, yayınevleri, ajanslar, yaratıcı isimler, Kültür Bakanlığı ve Buchmesse (Frankfurt Kitap Fuarı yönetimi) tarafından başarılıbir işbirliğiyle organize edildi ve büyük bir katılım oluştu.

Buchmesse üst düzey yöneticilerinden Hanife İçten, “Bu projenin etkisi büyük oldu. Sırasında ve sonrasında Türkiye,
dünya çapında bir edebiyat potansiyeli olduğunu gösterme olanağını buldu. Daha önce Alman yayıncılar Türkiye’den üç yayıncı adı sayamazdı. Proje sayesinde çok sayıda yayınevi, ajans ve yazar tanıdılar,” diyor. İçten, Buchmesse’nin, 2008 Türkiye standı ve organizasyonunu, sonraki yıllarda yeni konuk ülkelere örnek gösterdiğini; çeviri fonları içinde de 2014’e kadar izledikleri en başarılı projenin TEDA olduğunu belirtiyor. Sevgili Nermin, geriye dönüp bakınca, bu 10 yıllık süreci sen nasıl özetlersin?

Bazıları aldandı, bazıları aldanmadı!

Nermin Mollaoğlu: 11. yılını kutladığımız Kalem Ajans’ın bugüne kadar sattığı telif hakkı sözleşmelerinin sayısı 2500’e yaklaştı. Bu kadar kitap satıldığına göre, bazıları aldandı, bazıları aldanmadı diyebiliriz. Cumhuriyet tarihimizde, 2005’e kadar telif hakkı yurtdışına satılan kitap sayımız 300 civarındaydı. 10 yılda 2500 kitap satmayı, kendi açımızdan çok başarılı bir sonuç olarak görüyorum. Eğer 2008 Frankfurt Kitap Fuarı’nda onur konuğu olmasaydık; Türkiye’den meslek birlikleri, Kültür Bakanlığı ve yayıncılar, başlangıçtaki ateşlemeyi yaratmasaydı, biz de bu sayılara ulaşamazdık.

Ama sonrasında işler bozulmaya başladı. Çünkü, getirinin hemen nakte dönüşeceğini, bundan ciddi paralar kazanacağını düşünen yayıncılar vardı. Hatta, “Biz kendimiz basarız, TEDA’ya ihtiyacımız yok!” diyenler bile oldu. Başlangıçtaki  o ateşin sönmesinin nedeni, belki de beklenen gül bahçesine ulaşamamanın verdiği umutsuzluktu.

2008 Frankfurt sürecinde, birçok yayıncımız ilk kez yurtdışındaki bir fuara hazırlanmayı öğrendi. Pek çok yayıncının
internet sitesinde herhangi bir İngilizce bilgi bile yoktu. Aslında hâlâ İngilizce yayın kataloğu hazırlayan ve yurtdışında kitaplarının tanıtımını yapan yayıncı sayısı maalesef beşten fazla değil. Görevi yurtdışına telif hakları satmak olan eleman çalıştıran yayıncı sayısı belki beş bile değil. “Bu iş için sürekli bir elemanımız olsun, onu fuarlara götürelim, uluslararası network ’ün içine girsin,” diyen yayıncı çok çok az. Bunun bazı nedenlerini anlıyorum; ama bir yandan da, bu kadar büyük cirolar yapan yayıncılar keşke bu işe daha fazla yatırım yapsalar da diyorum.

Örneğin, Gallimard (Fransa’da yayınevi) yeni bir yazarın kitabını en fazla 3000-5000 adet basıyor. Bundan da diyelim ki, 5000 avro kazanıyor. Bir yandan da, o genç yazarın telif haklarını 20 ülkeye satıp, yaklaşık en az 50 bin ya da 100 bin avro daha kazanıyor. Yayıncıların, bu işten bir gün mutlaka gelir elde edeceğini, yatırımının uzun vadede mutlaka misliyle geri döneceğini anlamalarını istiyorum.

Kültürel avlularda yaşamak

MS: Yurtdışı fuarlar sırasında atılacak adımlardan çok, öncesindeki hazırlık süreci belirleyici. Bunu yayıncıların en hızlı şekilde öğrenmesi gerek. Her fuarda aslında yeni bir kültürel avluya çıkıyoruz. O avluda zaman geçirmeyi, yaşamayı, çalışmayı, iletişim kurmayı, anlaşmayı öğrenmek doğallıkla zaman alıyor. Ülkeler, kültürler, diller bir anda tanışamıyorlar. Bu bir süreç gerektiriyor ve bu nedenle de içinde olabilme şansını yakaladığımız o avluların kıymetini bilmek çok önemli.

Son yıllarda ulusal stantlarımızda tasarımdan kitap çeşidine, işletmeden etkinliklere kadar, edebiyatımızın tanıtımının dışında bir tablo oluşmaya başladı. Stantların daha çok, ne iş yapması gerektiğini bilemeyen bakanlık görevlilerinin çay kahve içtiği ya da yorgun düşen yayıncılarımızın dinlendiği alanlar haline geldiğini üzülerek görüyoruz.

NM: Dünyanın çeşitli yerlerindeki 42 ülkenin kitap fuarını gördüm. Türkiye stantları, birçok ülke standına göre oldukça iyi durumda. Ama stant çalışanlarımızın da bizim ne iş yaptığımızı iyi bilmesi gerek. Ulusal stantların politik bir gösteri alanından öte, öncelikle kitap alışverişinin amaçlandığı noktalar olduğunu, ülkemizi bu şekilde tanıtmanın işlevselliğini anlamaları gerekiyor.

Yaşadığım en acı örnek sanırım 2014 Pekin Kitap Fuarı’ydı. Beş yıl önce Türkiye’den Çin’e giderek telif alışverişi yapan ilk kişiydim. Çinli yayıncıların, Türkiye’den gördükleri ilk kişiydim. Hiç iş olmadı, satış yapamadım. Sonraki yıl tekrar gittim, bir satışla geri döndüm. Kendi olanaklarımla Çin’e gitmek kolay değildi, ama ısrar ettim. Sonunda, beşinci yılda Türkiye onur konuğu oldu.

Ulusal stantların işlevselliği

O yıl Pekin’de dev bir ulusal stant kurulmuştu; ayranından baklavasına kadar her şey vardı. Ama Türkiye’den Çin’e giden ilk yayıncılık profesyoneli olarak, benim kullanabileceğim bir masa bile düşünülmemişti. Oturdum ağladım! Sonra görüşmelerim için elyazmalarının sergilendiği köşeyi kullanmak istedim. Ancak oradan da kalkmam istendi. Ben iş yapmaya çalışıyorum, oysa elyazmalarımız Çin’e satılmıyor! Bizim gibi ajansların işini yapabilmesi ve para kazanması için daha motive edici şartlar olması gerekiyor.

Üç yıl önce New York Kitap Fuarı’na gittim. Yine oldukça büyük bir standımız vardı. Ancak götürülen kitaplar yanlıştı. Harcanan onca paraya yazık oldu, ki o para hepimizin. Stanttaki kitaplar bizim hiç işimize yaramıyordu; kütüphanelere ya da büyükelçiliklere hediye edilmek için seçilmiş gibiydiler. Hatta bir sürü Amerikalı yayıncı bize güldü. Çünkü, kitapların içinde tanıtıcı İngilizce tek bilgi yoktu. Samsun’un mimarisiyle ilgili bir kitabı New York fuarında sergilerseniz, sadece hamallık etmiş olursunuz. Oysa böyle kitaplar, konsolosluk kütüphanelerine kargoyla gönderilebilir.

Yaptığımız işin işlevselliğini düşünmemiz önemli. Ulusal stantların sorumlusunun bizler olduğuna inanıyorum. Ancak, Türkiye standına gitmeyen, orada işi olmadığını söyleyen yayıncılarımız da var. Ulusal stantların mevcut hükümetin reklamını yaptığını vurgulamakla iş bitmiyor. O stantlara sahip çıkmak, işleri düzeltmek için zaman harcamazsanız, eleştirmezseniz, iyi olması için yol göstermezseniz hiçbir şey değişmeyecek.

MS: O halde önce edebiyatımızın dışa açılmasında devletin rolünü konuşalım. Yayıncılık sektörümüzün muhatabı, Kültür ve Turizm Bakanlığı. Toplumun bütün kesimlerini kucaklamayı ve kültür, sanat ihtiyaçlarına cevap vermeyi amaçlayan çağdaş ve uzun soluklu kültür politikaları üretmesi beklenen kamu kurumumuz. Öyle mi gerçekten?

Gecikmiş bir proje: TEDA

NM: Kültür ve Turizm Bakanlığı’mızdaki Yayımlar ve Kütüphaneler Genel Müdürlüğü son 10 yılda yayıncılığımıza çok büyük bir destek sundu; TEDA Projesi’ni yarattı. TEDA’nın hazırlık toplantısında bizden önce kurulmuş iki büyük ajansın yöneticileri ve şu anda pazarda %10’luk payları bulunan iki yayınevi, zamanın müsteşarına, “Türkiye’de yazarlar iyi yazmıyor; böyle bir fon kuracağınıza bu parayla yazarlara nasıl iyi kitap yazılacağını öğretecek kurslar açın,” dediler. “Yurtdışına biz neden para ödeyelim? Bizim sektörde daha büyük sorunlarımız var. TEDA’ya harcanacak 1 milyon lira bunlara harcansa daha iyi olur,” diyen bir zihniyetle savaştık.

Eğer TEDA olmasaydı, biz bu 2500 telif hakkı satışına ulaşamazdık. Bu bizim gecikmiş bir projemizdi; gerçek oldu ve
çok iyi çalıştı.

MS: Ekonomi Bakanlığı uzun yıllardır ihracat, yatırım ve hizmetler başlıklarında çeşitli destekler veriyor. Yayıncılık, sektör olarak 2017 başında, daha çok yeni tanımlandı. Bakanlığın yurtdışı fuar desteklerinden yararlanmak için bir ihracatçı birliğine üye olmak zorunlu. Yayınevleri, kâğıttan mamul ürün ürettiği için Mobilya, Kâğıt ve Orman Ürünleri İhracatçıları Birliği’ne katıldı. Komik değil mi? Ne yazık ki, yayıncılığın telif boyutu hakkında Ekonomi Bakanlığı da, ihracatçı birlikleri de son derece bilgisizler. Ama işbirliğine ve öğrenmeye çok açıklar; önemli olan bu belki de. Türkiye Yayıncılar Birliği de bu konu için özel bir komite kurdu ve yayıncıları yurtdışı destekler hakkında bilgilendirmeye başladı.

Şimdi TEDA’ya gelelim. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca 2005 yılında kurulan TEDA’nın açılımı, Türk Kültür Sanat ve Edebiyat Eserlerinin Dışa Açılımını Destekleme Projesi. Geçmişte birçok uluslararası çevirmen atölyeleri de düzenleyen bu önemli projenin bugün web sitesine girip “destekler” başlığına tıklandığında, sadece bir liste ve iki tablo çıkıyor. Destek verilen ülkeler linkinde 2005-2016 yılları arasında 66 ülke sıralı. Bulgaristan 282, Almanya 259 kitapla en üst sıradalar. Listede 1-5 arası kitap desteği alabilenler arasında, Belçika, Endonezya, Etiyopya, Meksika gibi 20’ye yakın ülke var. Desteklerin ülkelere ve dillere göre dağılımı tablolarında sonuçlar birbirine benzer. Ancak, “yayımlananlar” başlığına tıklandığında sayfa boş. Yakın zamana kadar buradan, hangi kitap hangi ülkede ne desteği (yazar telifi, çeviri telifi, baskı maliyeti vb) almış, bütün bilgiyi edinmek mümkündü. Artık böyle bir olanağımız yok.

NM: TEDA’nın ilk yıllarında yayınladığı bu bilgilerin kaldırılmasında, yazarlarımızın Ankara’ya gönderdiği, “Benim kitabıma niye 3000 avro veriliyor da, diğerine 4000 avro veriliyor?” diyen çok sayıda şikâyet mektubu rol oynadı. Aslında TEDA’daki kırılma, bence Londra Kitap Fuarı’nda onur konuğu olduğumuz 2013’te oldu. Fuardaki basın toplantısında konuşan zamanın Kültür Bakanı’nın ağzından bir defa bile “kitap” ve “yazar” kelimesi çıkmadı. Sonrasında TEDA’nın sitesi de değişmeye başladı.

Devlet kapı açmalı!

Bir ajans ne yapacak? TEDA’nın sitesine girip kitapları inceleyecek. Örneğin, Bulgaristan’da hangi yayıncılar Türk edebiyatı basmış, onları soracak. Hangi çevirmen Portekizce’ye çeviri yapabilir, o bilgilere ulaşması gerekecek. Devletten beklediğimiz, işleri kolaylaştıracak, insanları motive edecek bilgileri sunması ve bunun için kapı açması.

Şu dönemde TEDA’nın varlığı pek çok soru işareti barındırıyor. Her hükümetin, her ülkenin kırmızı çizgili yazarları olabilir ve o yazarları desteklemek istemeyebilir; ama bunu yapmanın daha akıllıca bir yolunu bulması gerektiğini düşünüyorum. 2016-2017’de yaptığımız telif hakkı satışı, kurulduğumuz ilk yılki telif satışının yarısından az. Bunun, Türkiye ile ilgili haberlerin başlıklarda sıkça geçmesi gibi birçok nedeni var. Örneğin şu dönem, Belçikalı bir yayıncı Türkiye’den bir kitap okumak istemiyor, eli gitmiyor, yapmıyor. Onun direncini kırmamız gereken bir süreçteyken, hiç değilse istekli olanları destekleyecek, yaşayan bir organizasyonumuz da yoksa, bu işte kötü bir durum.

MS: Devlet, “şunu yap, bunu yapma” demesin ve bütün olanaklarını alanın kullanımına akıtsın. Devletten beklentimiz bu yönde diye özetleyebiliriz. Ya meslek örgütleri; onların sorumluluğu ve konumu ne? Yayınevlerine ve telif ajanslarına nasıl bir koordinasyon, eşgüdüm, düşünsel ortam yaratıyorlar?

Köprü kuran meslek örgütleri

NM: 2008 sürecinde komiteler kuruldu, ama telif ajanslarının bunlara dahil olamayacağı söylendi. Oysa, çok sayıda
kitap fuarı görmüş ve konuyla bu kadar uğraşan bir insan olarak benim de söyleyecek sözüm vardı. Ancak, ajansların
bir birliği, derneği, platformu falan olmadığı için biz komitelere dahil edilemedik. 2005’ten beri sektörde olduğum için söyleyebilirim; Frankfurt ve Londra kitap fuarlarındaki onur konukluğuna ateşli hazırlık heyecanının son yıllarda meslek örgütlerimizde de azaldığını düşünüyorum. Bu hava, yurtdışından da böyle gözüküyor. Bir şey var, bir moralsizlik var… Bunu değiştirmek için daha fazla çalışmamız gerek. Meslek birliklerinin üyesi olan yayınevleri daha etkin olmalı, çalışmalara mutlaka katılmalı ve sahip çıkmalı.

MS: Yayıncılık meslek örgütlerinin bakışını yenilemesi, daha kucaklayıcı, hızlı ve öngörülü olabilmesi gerektiğine ben de inanıyorum. Meslek örgütlerimiz birkaç yıl öncesine kadar Kültür Bakanlığı’yla yapıcı bir eşgüdümle çalışıyordu. Şimdi durum değişti. Hatta, yayıncılığımızı, dünya görüşümüzü, kitaplarımızı Kültür Bakanlığı’nın ulusal stantlarında, istediğimiz gibisergileyemiyor, kendimizi ifade edemiyorsak, biz de kendi bağımsız stantlarımızı açarız fikri ortaya çıktı. Meslek örgütleri, üyelerini ifade etmek ve doğru konumlandırmak için birtakım seçimler yapmak durumundalar artık.

NM: Yayıncıların kendi stantlarını açmasında mahsur yok bence. Fransız ya da İtalyan yayıncılardan da hem bunu yapanlar, hem de ulusal stantlarında yer alanlar var. Bizlerin de ulusal stantlarımız için mücadele etmesi ve daha kullanışlı hale getirmesi gerekiyor.

MS: Yurtdışı fuarlara bağımsız standıyla katılabilen çok çok az sayıda yayınevimiz var. Çoğu yayınevimiz, ancak ulusal stantlarda kurumsal temsil hakkını elde edebiliyor. Bu noktada meslek örgütlerinin hem köprü, hem katalizör, hem yol gösterici özelliği artık daha da önemli.

NM: Politik nedenlerle sorun yaşamamak için çeviri basmayan ya da tam tersi, sadece çeviri edebiyat basan yayıncılarımız var. Bastığı Türkçe kitabı okumayan yayıncılarımız da var. İTEF (İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali) kapsamında ziyaret ettiğimiz yayıncıların son beş yılda yayımladıkları kitaplarıyla ilgili hazırlık becerilerinin de nasıl yükseldiğini gördüm. Eskiden yurtdışı görüşmelerinde sadece good book diyebilen bir yayıncı, artık kitabı için beş cümle söyleyebiliyor. Her yayıncıdan bunu yapması beklenemez, ama kendini edebiyatımızın kalesi olarak tanımlayan bir yayınevinin bu özelliklerde bir elemanı çalıştırmasını da bekliyoruz artık.

“Kitabımız çok güzel!”

MS: Yayınevlerinde en önemli mesele sözleşmeler. Türkiye’de çok az sayıda yayınevi, yazar sözleşmeleri yoluyla
yurtdışı telif haklarını temsil etme sorumluluğunu üstleniyor. Yazarlarımız, yurtdışı telif tanıtımında çıplak ve tek başınalar. Koca bir dünyada yazar tek başına! Oysa ciddi bir hazırlık yapmak, yazarının yanında durması gereken yayınevinin işi.

Diyelim; yayınevi bir kitabını Polonya pazarına tanıtacak. O pazardaki çocuk ve gençlik edebiyatını çok iyi biliyor olmalı. Hangi yayıncı nasıl kitaplar yayımlıyor, hangi ajans hangi yayınevleriyle iletişimde, hangi yayınevleri o kitabı neden ilginç bulabilir; bütün bunları önden çalışmazsak konuşamayız. “Bakın, çok güzel bir kitabımız var!” diyebiliriz ancak. Telif hakkı satın almak için karşımıza gelecek az sayıdaki yayıncı ise bundan etkilenmez.

NM: Yayınevlerimizin bir sürü derdi var; “Bir de buna yatırım yapamayız,” diyorlar. Ben de, yatırım yaparsanız karşılığını alacaksınız diyorum. Türkiye’de olamasa bile, yurtdışında para kazanacağınız kitapların varlığını anlatmak için iki kitap örneği vereyim: Saygın Ersin’in Pir – i Lezzet (April Yayıncılık) kitabı, Almanya’da açık arttırmayla yüksek bir telif rakamıyla satıldı; Amerika’da ve Balkan ülkelerinde de satıldı. Türkiye’deki satışları mütevazı olan kitabın hiçbir politik göndermesi yok. Yazarın Twitter’da 500 takipçisi bile yok. İkinci çok sattığımız kitap, Özgür Mumcu’nun Barış Makinesi de aynı yayınevinden.

Sorulardan arınmak!

MS: Yurtdışındaki yayıncılar, son yıllarda Türkiye’deki siyasi gelişmelerin yayıncılığımızı, yayıncıyı, yazarı nasıl etkilediğini merak ediyor. Fuarlarda bir araya geldiğimizde ilk soruları, “Neler oluyor? Sizler kitap yapabiliyor musunuz; yazarlarınız yazabiliyor mu?” oluyor; öğrenmek istiyorlar. Sektörden bazı arkadaşların böyle sorular soran yayıncıları terslediğini bile duyduk. Tabii bizim içinde bulunduğumuz koşullar başka, ama onlar da ticaret yapıyorlar. Doğallıkla en önem verdikleri şey, “Sözleşme yaparsam sürdürebilecek miyim? Sözleşmemin yarını olacak mı?” sorularının cevapları. Uluslararası hukukun ezici kurallarının yer aldığı çok sayfalı bir telif sözleşmesi yapılacak.

Bu anlamda yurtdışı fuarlarda bir araya geldiğimiz yayıncılarla daha açık iletişimde olabilmemizin, tanıtıma katkısı
şimdi daha da çok. Okuduklarında ilgilerini çeken, yayımlama iştahlarını kabartan kitaplarımızı onlara her zamanki güler yüzlü sıcaklığımızla, heyecanla sunmalıyız. Sorulan sorulardan alınmanın ya da kızmanın bize hiçbir yararı yok. Gelelim çevirmenlere; çevirmenlerin de dışa açılmamızda çok önemli bir katkısı var, değil mi?

Baş tacımız çevirmenler

NM: Çevirmenler bizim baş tacımız! Onlar olmasa ben olamam; onlara bire bir bağlıyım. Bütün rüzgârlarda en çok etkilenen, darbe alanlar da onlar. Çevirmenlerle hep yakın iletişimde olmaya çalışıyorum. Yeni çıkan kitaplardan haberdar ediyorum. Son zamanlarda onların daşevki kırıldı. Çünkü çevirdiği kitaplar ciddi satış rakımlarına ulaşmayınca, yayınevleri o çevirmene tekrar çeviri yaptırmıyor.

MS: Bir de benim “çeviri takası” dediğim mesele var. Bunun tipik örneklerinden biri Çin. “Sen benimkini bas, ben seninkini basayım,” diyor Çinli yayıncılar. Kulağa ilk anda güzel geliyor, ama aslında sorunlu bir yaklaşım bu. Yayınevinin sadece bir kitabıyla ilgileniyor olabilirsiniz, diğer kitapları yayın programınıza uygun olamayabilir.

Avrupa ülkeleri ve Amerika için böyle bir mesele yok ya da daha az var. Ancak Güney Amerika, Kuzey Afrika ve Arap
ülkelerinde de bu eğilim tırmanıyor. Bu konuda çevirmenlerin de doğal rolü olduğunu izliyoruz. Sanırım, önümüzdeki dönemde çevirmenlerin rolü ve sorumlulukları daha da farklılaşacak.

NM: Kişisel olarak ben de bu yaklaşıma yakın değilim. Pek çok farklı nedenle ideal bir çalışma sistemi değil aslında bu.

MS: Son olarak gelelim telif ajanslarına: Asıl sizin gibi ajansların konumlanması nasıl olmalı, nasıl işlemeli?

NM: Bizim işimiz, kitabı tanıtmak, pazarlamak, satmak; bunun geliriyle yazara okur ve gelir sağlamak. Ama şu değil: İki hafta önceki cuma saat 15.30’da, dev bir yayınevinin sahibi beni aradı ve, “Bizim şöyle bir kitabımız var. Biliyorsun, filme de uyarlandı. Kitabın haklarını Amerika Penguen’e satabilir miyiz?” diye sordu. Hayır satamayız! Gerçekten satamayız. Çünkü o yazarın hakları daha burnumuzun dibindeki Bulgarca’ya bile satılmamış. Onlarca çevirmeni olan Balkan dillerinin riski azaltılmış pazarlarında hiçbir başarı gösterememiş bir yayıncının kitabını Penguen’in editörü okumaz. Belki istisnalar vardır, ama ben bunu yapamayız dedim. Bir yazarı yabancı ülkelere tanıtmak çok uzun bir süreç.

Comments are closed.