Edebiyat dünyayı kurtarabilir mi?

Edebiyat dünyayı kurtarabilir mi?

Edebiyatımızın çok sevilen, üretken yazarlarından Ahmet Ümit, edebiyatın ayna olma ve insan ruhunu tüm yönleriyle ele alma işlevlerine de inerek, edebiyatın ve yazarların dünyayı nasıl kurtarabileceğini anlattı.

Dünyadaki iki büyük yazardan biri Dostoyevski, diğeri de Shakespeare bana göre. Çünkü, edebiyat söz konusu olduğu zaman subjektiflik başlar. Bir sanat eserini bilimsel olarak ele almaya çalışan eleştirmenler de subjektiftir. Bir eserin iyiliği, kötülüğü, bizi nasıl etkilediği okura göre değişir. Edebiyat, okura söz hakkı verir. Güzel olan da budur. Çünkü demokratik olan budur.

Dostoyevski, “Dünyayı güzellik kurtaracak,” der. Bunu söylediğinde daha Birinci Dünya Savaşı ilan edilmemiştir. Ama dünya yine kurtarılma ihtiyacıyla doludur. Aslında Dostoyevski, politik olarak korkunç biridir ve politik anlamda güzelliğin kurtaracağını söylemez, son derece katıdır. Dünyayı Panslavizm’in kurtaracağını söyler, Türkler’den ve Müslümanlar’dan hoşlanmaz. Politik anlamdaki dar görüşlülüğüne rağmen, romanlarında olağanüstü bir derinlik ve gerçekçilik yakalamasının, ruhumuzdaki perdeyi cesaretle kaldırıp atmasının altında, dehası kadar romanın özellikleri yatar.

Nedir iyi edebiyat?

Roman, şiir, deneme ya da bir hikâye kitabı. Hepsi birer aynadır. Bu ayna bize ruhumuzdaki kusurları gösterir. İçimizdeki iyiyi, kötüyü, korkağı, kahramanı, merhameti ve cesareti gösterir. Dostoyevski’yi romanlarında büyük bir hümanist yapan da edebiyatın bu tarafıdır.

Politik görüşlerinin kötülüğüne rağmen, Dostoyevski gibiler, büyük yazarlardır. Balzac da öyledir. Kralcıdır, ama yaşadığı dönem Fransa’sını en iyi, en gerçekçi anlatan yazarlardan biridir. Çünkü iyi edebiyat, iyi bir romancı ve iyi bir sanatçı olması, onu buna zorlamaktadır.

İyi edebiyat demişken, iyisini kötüsünü bilmiyoruz ki? Nedir iyi edebiyat, çok satmak mı? Eserlerinin yabancı dillere çevrilmesi, filmlere uyarlanması mı? Bilmiyoruz, çünkü buna zaman karar verir. Tek bir ölçüt vardır, o da zamana direnmektir. Örneğin Cervantes, Don Ki­şot’u yazarken, “Ben bu aptal şövalye romanını neden yazıyorum, büyük şiirler yazmalıyım,” biçiminde sürekli şikâyet ediyor, kaygılanıyordu. Ama bugün şiirlerini değil, bu başyapıt romanını hatırlıyoruz.

Sherlock Holmes’ün yaratıcısı, İskoç yazar Arthur Conan da, “Bu dedektif, saçmasapan problemleri çözüyor. Benim önüme geçti, beni öldürdü, daha büyük romanlar yazmalıyım!” diyordu. Fakat hiçbiri olmadı. Cervantes’i de Conan’ı da günümüze taşıyan metinler, onların beğenmediği metinler. 100 yıl sonra okunuyorsanız, iyi edebiyat bu oluyor işte. Hiç tanınmasanız bile. Kafka da öyle; hiç tanınmayan biriyken, üstelik eserlerinin yakılmasını istemişken…

Edebiyatın ayna özelliği

Edebiyatın ayna özelliği, bize hayatın bütün alanlarını gösteriyor. Onu muhalif yapan da budur. Sanatın ve edebiyatın muhalifliğini politik anlamda okumak, onları sınırlamak, güdükleştirmektir. Edebiyat, hayata muhaliftir.

Ernest Hemingway, Ya­lı Adam ve Deniz adlı romanında, “Artık bitmiş, uzun zamandır balık da tutamıyor, işe yaramaz,” denilen ihtiyar balıkçının dev bir kılıçbalığını yakalama hikâyesini anlatır. Bunu anlatmak yerine evdeki sardunyayla ilişkinizi, balkonunuza konan kumruyla ya da çocuğunuzla ilişkinizi, yatalak annenizi de anlatabilirsiniz. Doğrudan rejime yazılan, politik bir metin de olabilir bu.

Ayna olmak, kusurlardan güzelliklere, görünen her şeyi göstermek demektir. Çirkinliği gördüğünüzde değiştirme ihtiyacı duyarsınız. Aynı şey toplum için de geçerlidir. Yanlı olan ne varsa, bunları edebiyat gösterir. “Kötülüğü değiştir” demese bile, Charles Dickens’ın anlattığı yoksul çocukların hikâyesi Oliver Twist’te, edebiyatın dünyayı kurtarabilme potansiyelini görürsünüz.

Edebiyatın hakikaten bir amacı olabilir mi? Bu amaçların birçoğundan söz edilebilir. Ama edebiyat, öncelikle kaçışı sağlar. İnsan ruhunu anlatmak gibi bir amacı olduğunu söyleyen de var. Ruhun fotoğrafını çekebilir, dokunabilir misiniz? Kokusu, ağırlığı, rengi ya da tadı var mı? Hayır. Peki, insan ruhu var mı? Var. Nedensizliğimizden, nedensiz kötülüğümüzden belli. Gözyaşlarımızdan, kıskançlığımızdan, durduk yere “bir insan sırf bilgili diye” o insandan nefret etmemizden ya da ona inanılmaz saygı duymamızdan belli.

Edebiyat cinayeti anlatır mı hiç!

İnsan ruhunu anlatmak müthiş zordur, belirsizdir ve sürekli değişir. Günlük yazmayı deneyenler bir süre sonra bırakır. Dürüstseniz bırakırsınız. Çünkü, duyguları, istekleri, bunların hepsini yan yana sıralamak dünyanın en korkunç işidir. Dünyada bunu yapan bir tek kişi var; aşağılık ve muhtemelen katil: Marquis De Sade, sadizmin kurucusu. İğrenç biri olmasına rağmen, dünyaya çok büyük bir iyilik yaparak, içindeki bütün kötülükleri yazmıştır Bastille Hapishanesi’nde.

İnsanın kötü yanlarını yazmak, bizi Rönesans Dönemi’nin onu muhteşem, en iyi, en akıllı varlık olarak gösterme palavrasından bir nebze kurtardı. Rönesans, “insan olağanüstü bir varlık, kusursuzdur,” diyordu. Bu yüzden polisiye romanı, “Edebiyat cinayeti anlatır mı hiç!” diye yıllarca küçümsediler. Cinayetleri Marslılar işlemiş, atom bombasını Uranüs’ten gelenler atmış, işkenceleri timsahlar yapmış, kimyasal silahları kaplumbağalar kullanmış gibi… Yıllardır böyle kandırdılar bizi.

“Pis iş, tam insana göre!”

Edebiyat insan ruhunu bütün çıplaklığıyla anlatır. Shakespeare’in en büyük sözü, “to be or not to be” değildir. En büyük sözü, daha yalın, güzel ve geçerlidir: “Pis iş, tam insana göre.” Tıpkı Hamlet’in kurduğu cümledeki gibi: “Babamın cenazesinde taziye yemeği olarak sunulanlar, annemin düğününde meze olarak çıkarıldı.” İnsan budur işte! Aynı durumu Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki Raskolnikov karakterinde de görürüz.

İnsan ruhu salt iyi olamaz. Salt iyi olanlar saftır, aptaldır. İyilik bir seçimdir. Kötülüğe rağmen iyiyi seçmeniz gerekir. Bu yüzden Dostoyevski, “İnsan yüreği, iyiyle kötünün savaş alanıdır,” der. Bu savaş her zaman devam edecektir.

Sadece kendimizi yok etmiyoruz, öteki canlıları da öldürüyoruz. Bizden önce burada yaşayan canlılar vardı, onların çoğunu mahvettik. Ağaçları, çiçekleri, otları, böcekleri, bütün canlıları, bizi besleyen her şeyi yok ettik. İyileştirilmesi gereken bir varlık varsa, o da insandır. Hâlâ umut varsa tabii. Bunu yapabilecek en iyi yöntemlerden biridir edebiyat. Çünkü diktatör değildir. “Bunu yapacaksınız,” demez, gösterir. Sanatın işlevine uygun düşen de budur, sorunun yanıtını okur vermelidir.

“Dediğimi yapın, doğrusu budur!” diyen metinler, tarihimize de uygun bir biçimde kul kültürünü aşılamaktadır. Niye sesimiz çıkmıyor? Neden, “Hayır, dur yapma!” diyemiyoruz? Çünkü, bize kul kültürü miras kaldı. Bizde babayı öldürmek üzerine roman yazılmadı. Çünkü, baba hep kutsaldı. Bugün kadınları öldüren bir toplumuz, çünkü biz imgesel olarak babayı öldüremedik. Batı bunu başardı; öncelikle kiliseye, “Benim inancıma karışamazsın, ben karar veririm!” dedi. Romanların biraz da bunları anlatması gerekiyor.

Roman, şiir, deneme, öykü, dünyayı elbette kurtarabilir. Fakat çok uzun sürer. İktidarı ele geçirebilirsiniz, ama kültürel yapıyı değiştirmek yüzyıllar sürebilir. Hemingway, “Dünya güzel bir yerdir ve uğrunda dövüşülmeye değerdir,” der. Dünya için dövüşmeye devam edeceğiz. Elbette kültürle; silahla, şiddetle değil. Daha güzel bir dünya için, daha çok yazarak, daha çok okutarak… İnsanı ve kendimizi boş yere övmek yerine, iyi bir doktor gibi, kendi ruhumuzu doğru bir şekilde tanımlayarak…

Comments are closed.