Edebiyatın Umut Sokakları

Edebiyatın Umut Sokakları

Çocukların okul ve sokak hallerini, hayatın acıtıcı gerçekleriyle harmanlayıp, gizem ve mizah dolu üslubuyla öyküleştiren Gülsevin Kıral, çocuk edebiyatı yoluyla sevgi, dayanışma ve barış dili kurmanın olanaklarını anlatıyor.

Afrika’daki pek çok toplumda kabul gören Ubuntu anlayışını temsil eden görseli internet aramalarında görmek mümkün. Ubuntu, “başkalarına karşı insanlık” anlamına geliyor. İnsan olabilmemiz için diğerlerine ihtiyacımız var ve insanlığımızı ancak karşımızdakinin yansımasında bulabiliriz. Ubuntu, toplumdaki bireyler arasındaki uyumu ve paylaşımı yüceltiyor.

Bir arkadaşımın kızı, Afrika’daki sosyal sorumluluk projelerinden birinde çalışmıştı. Çocukların her birine kurabiye vermesine rağmen, hiçbirinin yemediğini, ellerindekini birbirleriyle paylaştıklarını, hatta ona da ikram ettiklerini gözlemlemişti. İnternette pek çok kaynakta karşımıza çıkan bir hikâye de benzer bir resim çiziyor. Afrika’da çalışan bir antropolog, kabilenin çocuklarıyla oyun oynuyor. Ağacın altına koyduğu meyvelere ilk ulaşanın ödülü, o meyveleri yemek olacak. Çocuklar yarışmak yerine el ele tutuşuyor, ağacın altına beraberce varıyor ve hep birlikte meyveleri yemeye başlıyorlar. Antropolog neden böyle yaptıklarını sorduğunda, “Biz Ubuntu yaptık. Yarışsaydık, yalnızca bir kişi kazanacaktı. Diğerleri mutsuzken, nasıl olur da yarışı kazanan tek bir kişi meyveleri yiyebilir?” cevabını veriyor.

Ubuntu’ya rağmen savaş !

Oysa Ubuntu’ya rağmen, bugüne kadar Afrika’da çok kanlı savaşlar yaşandı. Yalnız orada mı? En uygar kabul edilen ülkelerin yer aldığı Avrupa’da da; hem de daha geçen yüzyılda! 1. Dünya Savaşı’nda 35 milyondan fazla insan öldü. Böyle bir trajediden sonra, insanların ve devletlerin toprak, zenginlik ve güç konularında ders alması, bundan böyle barışın hüküm sürmesi beklenmeliydi. En azından birkaç yüzyıl… Ama öyle olmadı. Savaş bittikten yalnızca 21 yıl sonra, o savaşta yakınlarını kaybedenler bile daha hayattayken ve acılar henüz çok tazeyken 2. Dünya Savaşı başladı. İnsanlık tarihinin en kanlı dönemlerinden biri olan bu altı yılda, 50 ile 80 milyon arasında insanın öldüğü tahmin ediliyor.

Auschwitz toplama kampında, gaz odalarında yakılarak, kurşuna dizilerek ve aç bırakılarak 1 milyon 100 bin kişi öldürüldü. Kampın komutanı Rudolf Hoess, yakalandıktan sonra kaleme aldığı anılarında, imhaların ardındaki nedenlerin ona doğru geldiğini, pişmanlık duymadığını yazmış. Tek üzüldüğü nokta, ailesiyle daha fazla zaman geçirememekmiş. Binlerce insanı gözünü kırpmadan gaz odalarına gönderen birinin, yalnızca çocuklarıyla oynayamadığı için hayıflanması bana inanılmaz geldi. Soykırımın mimarlarından Adolf Eichmann ise, yargılandığı mahkemede, savaşta yalnızca amirlerine itaat ettiğini, asıl sorumlunun kendisi olmadığını söylemiş. Sanki sıradan bir bürokratmış ve dahil olduğu şey bir soykırım değilmiş gibi!

Polonya Ulusal Hatırlama Enstitüsü, geçenlerde, Auschwitz ölümlerinden sorumlu 10 bin SS subayının fotoğraflarını yayımlamıştı. Fotoğraflara uzun uzun baktım. Bunca kişiyi ölüme götüren insanlar bunlar mıydı ? Gaz odalarına sürüklenirken kaçmasın diye çocukların bacaklarını kıran, birkaç çocuğun bile kurtulmasına göz yummayanlar bunlar mıydı ?

Üzerlerinde üniforma olmasa ve bana, bunlar kurbanların fotoğrafları dense, pekâlâ inanırdım. Aralarında, bir tohumdan bir başağın çıkmasını, bir ekinin boy vermesini görmüş ya da bir buzağının, bir kuzunun doğumuna şahit olmuş, yani doğanın ve yaşamın mucizelerine tanıklık etmiş olan çiftçiler vardı. Daha da korkuncu, içlerinde öğretmenlerin de bulunmasıydı. Gaz odasına gönderdikleri çocuklarla aynı yaşlardaki öğrencilerine alfabeyi, dört işlemi öğretmiş öğretmenler!

Eichmann’ın dediğini çok düşündüm. Subaylar emirlere uymayıp komutanlarına karşı gelseler, bu soykırım yaşanabilir miydi? 1. Dünya Savaşı’nı yaşayan halklar birleşip savaşa karşı dursalardı, ikincisi çıkabilir miydi? Ne olmuştu da insanlar sürüklenip gitmiş, kötülüğün sıradanlaşmasına alet olmuşlardı?

İnsanın hikâyelerini hatırlamak ve anlamak için edebiyata sığınmak…

Bu soruları cevaplamak sosyal bilimcilerin işi elbette. Ama ben, insanı ve insan hikâyelerini unutmanın da önemli bir neden olduğunu düşünüyorum. İnsanlar, yaralı bir askerin kesilen bacağının nasıl sızladığını; o askerin rüyasında yürüdüğünü, hatta koştuğunu bilseler, yeni bir savaşa karşı durmazlar mıydı? Bütün bebeklerin aynı şekilde emeklediğini, aynı şekilde büyüdüklerini hatırlasalar, çocuklara bu kadar kolay kıyabilirler miydi?

İnsanın hikâyelerini hatırlamak ve anlamak için edebiyata sığınmaktan başka yol bulamıyorum. Kurmacanın barışa katkı sağlayacağını söylemek ütopik gelebilir. Ama edebiyat diğerkâmdır. Bize, karşımızdakinin neler yaşadığını, nasıl hissettiğini gösterir. Kendimize ayna tutarak, içimizdeki kötüyle yüzleşmemizi sağlar.

Edebiyattan medet uman yalnız ben değilim. Hayvanlardan Tanrılara Sapiens adlı kitabı bir milyondan sapııfazla satan Yuval Harari, Davos’taki bir konuşmasında, yakın gelecekte insana dair verilere hâkim olanın, gücü ele geçireceğine dair karanlık bir tablo çiziyor ve bu verilerin kime emanet edilmesi gerektiğini soruyor. Çare olarak şairleri göreve çağırıyor.

Çocuk ve gençlik edebiyatında, bu zor temaları işleyen pek çok iyi kitap var. Onlardan birkaçını örneklemek isterim. John Boyne’un Çizgili Pijamalı Çocuk adlı romanı, Auschwitz komutanının oğlu Bruno’nun gözünden anlatılıyor. Bruno, yeni evlerine taşındıklarında, tel örgünün diğer tarafında yaşayan insanları fark ediyor ve babasına onların kim olduğunu soruyor. Babasından, “Onlar insan değil. Onlarla hiçbir ortak noktan olamaz !” cevabını alıyor. Bruno ise, kamptaki Polonyalı bir çocukla saf bir dostluk kuruyor. Ancak savaş, iki çocuğun masum dostluğuna bile izin vermiyor.

Birinin, “Onlar insan değil!” cümlesini sarf etmesi kurmaca gibi gelebilir. Yok artık, o kadar da değil, diye düşünebiliriz. Peki, ailesiyle birlikte kampın yakınlarında yaşayan Auschwitz’in ünlü komutanı Hoess de kendi çocuklarıyla öldürdüğü çocuklar arasına keskin bir ayrım koymuyor muydu ? Bruno’nun hikâyesini okumak, olan biteni anlamamıza, yeni toplama kamplarının kurulmasına karşı durmamıza yarayabilir mi ? Barış zamanı sıradan bir insanken, bir gün bir Nazi subayına dönüşebileceğimizi gösterir ve bizi binlerce insanı öldürmekten alıkoyabilir mi ?

Kötülük, “Onlar insan değil!” cümlesinde kolayca yuva bulabiliyorsa, konukluk edeceği ikinci cümle, “Onlar bizim gibi insanlar değil!” olacaktır.

Gillian Cross da bizi ters köşeye yatırdığı Yarından Sonra adlı romanında, karşındakini kendinden farklı görme ve mülteci sorunu gibi iki önemli temayı işliyor. Gelecekte, İngiltere gibi bir Batı ülkesi ekonomik krizle sarsılmış, beş banka aynı gün batmış, sonrasında yiyecek fiyatları yükselmiş, açlık ve anarşi baş göstermiş. Matt ve ailesi de diğerleri gibi, Fransa’ya iltica etmek zorunda kalıyorlar. Göç hazırlığı sırasında, Matt’in gözü televizyona takılıyor. Bir kır yolunda, bohçalarını, çantalarını ve bebeklerini yüklenmiş, güçlükle yürüyen insanlar var. Matt, önce mülteci olduklarını düşünüyor, ancak sonra ayrımına varıyor: “Değillerdi, bizim gibi insanlardı.” İnsan nereli olursa olsun, mülteciliğin benzer koşulları dayattığını kısa sürede öğreniyor.

Daha iyi bir yaşam umudu ve göçmenlik…
Türkiye’deki çoğu insanın ailesinde göçmenlik vardır. Zamanında Türkiye’ye göçen ya da daha iyi bir yaşam umuduyla Batı’ya göçenler hiç de az değil. Buna rağmen, ülkesindeki savaştan kaçan mültecilerin, bu topraklarda da saldırıya uğradığına ilişkin haberleri okumuyor muyuz? Yakın tarihimizdeki göçmenlik hikâyelerini, insanın evini, yurdunu geride bırakıp, dilini izini bilmediği bir yerde hayata sıfırdan başlamasının ne demek olduğunu unuttuysak, edebiyat hatırlamamıza yardımcı olabilir.

“Bizim gibi insanlar değil,” cümlesini kurmak için savaşlara, dil, din ya da ırk ayrılığına da gerek yok. Farklı ekonomik sınıflardan olanların dünyalarını anlayabiliyor muyuz ki?

Mine Soysal, Uzakta adlı romanında, Malatya’dan İstanbul’a gelmiş, dershane parası biriktirebilmek için inşaatta çalışan yoksul bir gencin başından geçenleri, hayallerini, karşılaşmalarını anlatırken, aynı inşaatın sahibinin kızının sağlığıyla verdiği sınava, kendini tanıma ve hayatına sahip çıkma çabalarına ışık tutuyor. Ayrı dünyalarda yaşayan iki genç, yıldızlı bir geceyi tesadüfen paylaşırken, edebiyat onların da elinden tutuyor, şiirler gecelerine anlam katıyor.

Bombaları resmeden çocuklar…

Türkiye’de yüz binlerce çocuğun severek okuduğu Fransız yazar Anna Gavalda’nın 35 Kilo Tembel Teneke adlı GK_KIRAZ AGACI_GKya.inddkitabı gibi, Andersen ödüllü İtalyan yazar Angela Nanetti’nin sevilen romanı Dedem Bir Kiraz Ağacı da hepimizin yüzleşmesi gereken ölüm, nesillerarası iletişim ve başarı gibi hassas konuları ustalıkla işliyor.

2015’te yayımlanan Umut Sokağı Çocukları adlı romanımda, Suriye’den gelen bir ailenin İstanbul’daki bir mahalle ile kaynaşmasını işlemiştim. Çiğdem Sezer’in Juju Beni Unutma’sında Juju özlemini bir teybe kaydediyordu. Benim karakterim Havva ise, eski yaşamına duyduğu özlemi duvara çizdiği resimlere yansıtıyor.

Bu kitabı yazabilmek için, mülteci kamplarının görüntülendiği pek çok video seyrettim. Çoğu çocuk, evlerine yağan bombaları resmediyordu. En çok etkilendiğim görüntü, üç dört yaşlarındaki bir kız çocuğunun sakin sakin otururken, bir uçak sesiyle irkilmesi ve kaçmaya yeltenmesiydi. Romanımdaki Eje’nin kızı da bir uçaktan atılan bombaların resmini çizdi. Mahallenin topçusu Ali, hislerime tercüman oldu: “Ben de Süpermen olsam, bombaları tek tek yakalasam, hiçbiri evlerin, çocukların üstüne düşmese.”

Dilerim, çocuklarımız edebiyatın umut sokaklarında gezinir. Ve dilerim ki, karşılarındakini anlamayı, ötekileştirmemeyi öğrenir; doğa ile uyumlu ve barış içinde yaşayacağımız, kardeşçe bölüşeceğimiz bir dünya umudunu yeşertirler.

Comments are closed.