Genç öykücünün öğretmeni olmak…

Genç öykücünün öğretmeni olmak…

Gençlere dünyayı öykülerle anlama ve anlatabilme fırsatı sunan Zeynep Cemali Öykü Yarışması’nın proje başkanı Dr. Müren Beykan’ın sorularını, daha önce iki öğrencisi dereceye giren Türkçe öğretmeni Ayşe Özlem cevaplıyor. 

ZCY YARISMA LOGOMüren Beykan: Öyküleriyle de romanlarıyla da edebiyatımızda iz bırakan sevgili Zeynep Cemali’nin çocuklara güvenini, onlar için nasıl da tutkuyla yazdığını hep hatırlıyoruz. 6, 7 ve 8. sınıflar arasında düzenlediğimiz Zeynep Cemali Öykü Yarışması, hem yazarımıza bir sevgi selamı, hem de geleceğin öykücülerine – bir anlamda – dokunma fırsatı sunuyor ki, hepimiz için çok değerli.

Başvuruları sona eren yarışmanın 2019 yılının teması “Yalan”dı. Temaya kılavuzluk eden cümleyse, Cemali’nin Ankaralı adlı romanından: “Güneş ışınlarıyla uyandığımda, o akşam olanları anımsamaya çalıştım.” Yarışmanın her yıl değişen seçici kurulunda, bu yıl benimle birlikte görev alan edebiyatımızın önemli isimleri: Ayşe Sarısayın, Mine Söğüt, Murat Yalçın, Tolga Gümüşay. Raportörümüz Hande Demirtaş.

ANKARALI kapak_ODULLU“Yalan” deyince neler neler geldi gençlerin aklına: Sırlara bağlı yalanlar, beyaz yalanlar, palavra kıvamındakiler, katmerli yalanlar, kuyruklu olanlar, kuyruksuzlar…

Her yıl, seçici kurulun ödüle değer gördüğü öykülerin yanı sıra dikkati çeken öyküler de, ücretsiz dağıtılan Ödüllü Öyküler Kitapçığı’nda yayımlanıyor. Ayrıca, o yılın yarışma sonuçlarına ilişkin kısa bir değerlendirmeyi de kitapçıklarda sunmayı önemsiyoruz.

2018’de “kararlılık” temasında yazılmış 500’ün üzerinde öykü ulaşmıştı Günışığı Kitaplığı’na. Bizi bakış açılarındaki orijinallikle şaşırtanlar, seçtikleri edebi tür nedeniyle ayrıca heyecanlandıranlar kadar, önlerinde daha çok yol olduğunu düşündüren gençlerimiz de oldu. Bu yarışmada asıl amacımız, çocuklarımızın Türkçe’yi en güzel yazması, konuşması ve düşüncelerini en güzel ifade etmesi. Sonra da – hep vurguladığımız gibi – öyküler yazmak için çıktıkları yolda, edebiyat denen harika icatla daha çok tanışmaları, onun sayesinde hayatı anlamlandırabilmeleri, kendilerini tanımaları…

Dokuz yıldır biriken deneyimimiz gösteriyor ki, bu amaçlara ulaşmada öğretmen ve öğrencinin karşılıklı iletişimindeki başarı, gençlerin öykülerini de, yaşamlarını da ciddi biçimde etkiliyor. Gençlerin temalar üzerinde nitelikli fikir yürütmesi, düşünmesi, yazdıklarını olgunlaştırması, öğretmenlerimizin nitelikli desteğiyle güçleniyor.

Bu nedenle, Türkçe öğretmeni olduğu Bayrampaşa Sancak-Soy Ortaokulu’nda farklı yıllarda iki öğrencisi dereceye giren, yani “Genç Öykücülerin Öğretmeni Olan” sevgili Ayşe Özlem’le başarısının hikâyesini ve sırlarını öğrenmek için söyleştik.

ZCY SÖYLEŞİ 1
Sabır, emek ve teşvik…

MB: Zeynep Cemali Öykü Yarışması’nda sizi, 2013’te “Arkadaşlık” temasında “Mızıka” adlı öyküsüyle ödül alan Beyza Çelik’in, 2014’te de “Umut” temasında “Umut Sahaf” adlı öyküsüyle ödül alan Ceren Nisanur Ateş’in öğretmeni olarak alkışlamıştık. Dersler dışında okumak ve yazmak konusunda öğrencilerin tembelliğe kaçıverdiğini biliyoruz. Bir yandan da ergen psikolojisiyle baş etme sabrı ve emeği vermek gerekiyor. Öğrencilerinizi nasıl teşvik ediyorsunuz? Özellikle edebiyata eğilimli olanlara mı yöneliyorsunuz?

Ayşe Özlem: Öğrenciler için zaman zaman sıkıcı hale gelen yazma çalışmalarını, isteyerek ve keyifle yapılan bir etkinliğe dönüştürmek zor tabii. Okumak ve yazmak birbirinden ayrılmaz bir bütün. Öncelikli amacım, öğrencilerin okuma keyfini yaşamalarını sağlamak. Ailede kazanılmış okuma alışkanlığı genelde devamlılık gösteriyor. Ama okuma kültürü gelişmemiş ailelerde yetişen çocukların tek şansı okuldur. Bu süreçte en etkili ilacım, kendi okuma sevgimi öğrencilerime hissettirmek ve kitap tutkumu onlarla paylaşmaktı.

Dersin ilk 10 dakikasını, öğrencilerimin ilgisini çekebilecek metinler okumaya ve metinler üzerine yorumlarına ayırıyorum. Zamanla, bu ders başındaki okumalara öykündüklerini ve kendi denemelerini yaptıklarını fark ettim. Okumada olduğu gibi, yazma isteklerini ortaya çıkarmak için öncelikle o keyfi yaşayacakları ortamı da sağlamak gerekiyor. Öğrenci keyif aldıkça, yazmanın, kendini ifade etmek için en güzel araçlardan biri olduğunu anlıyor. Böylece dile ve edebiyata olan ilgisi olumlu yönde ilerliyor. Yazmaya ve yazdıklarını paylaşmaya istek duyuyor. Bu isteği duyan öğrencilerim, yazma yarışmalarına katılmak istediğinde, hepsine destek olmaya çalışıyorum. Zaten bu öğrencilerin çoğu, edebiyatı seven, yazmayı uğraş edinmiş olanlar.

Tema tamam da, ödül ne?

MB: Belli bir temada yazabilmek kolay değil. Siz yarışma temasını paylaştığınızda, sınıfta olumlu ya da olumsuz bir hava oluyor mu? Nasıl tepki veriyorlar, neler konuşuyorsunuz tema üzerine?

AÖ: Yazma sürecinde, en etkili belirleyici, öğrencinin kendi deneyimi. Konuya ilgileri ve aşinalıkları da önemli. Yarışmanın 2019 teması olan “Yalan”ı duyurduğumda, öğrencilerden birinin ilk sorusu, “Ödül ne?” oldu. Keyifli bir yazma süreci yaşayacağını, değerli yazarlarla tanışma şansı bulacağını söylediğimde, tatmin olmamış bir biçimde baktı ve ekledi: “Başka?..” Bir öğrencim de, “Ben ne yazacağımı buldum. Anneannem, her hafta mahalle arkadaşlarıyla toplandıkları ‘günlere’ gidiyor. Onlar hep dedikodu yapıyor, ben de onları dinleyip kendime malzeme çıkaracağım,” dedi. Sosyal medyadan ilham alacağını, etrafını gözlemleyeceğini, ailesine danışacağını, “yalan” konulu filmler izleyeceğini söyleyenler de oldu.

Geçmiş yıllarda, öğrencileri etkilememek adına, yarışmanın temasına yönelik özel bir çalışma yapmamıştım. Ancak 6. sınıflar, soyut düşünme beceresini yeni yeni kazandıkları için, “Yalan” teması hakkında daha çok konuşmamız gerekiyordu. Biz de serbest çağrışım zinciri kurduk. Çok düşünmeden, akıllarına gelen ilk kavramları sıraladılar. Başka bir gün de felsefe oturumu düzenledik. Onlara bir masal anlattım ve ondan hareketle insanların neden yalan söyledikleri konusunda tartıştık.

Dünyayı doğrudan deneyimleme şansımız…

MB: Sekiz yıldır farklı temalarda, ülkenin her köşesinden yazan gençlerin – yaşlarının da gereği olarak – temayı kişisel boyutuyla ele aldığını, toplumsal boyutunu irdelemediklerini izliyoruz. Örneğin, “Kararlılık” temasında hep kişisel olarak kararlı oluşu yazmıştı gençler… Bu konularda tartışmak, düşünmelerini teşvik mümkün mü?

AÖ: Yaş grubu vurgunuza katılıyorum. 6, 7 ve 8. sınıflarda benmerkezci bir dönemden, ergenlikten geçiyorlar. En çok üzerinde durdukları soru, ben kimim? Kendi kişiliklerini arıyor, karşı cinsi keşfetmeye çalışıyorlar. Arkadaşlığa çok anlam yüklüyorlar. Aileleriyle bazı değer yargıları konusunda çatışma yaşayabiliyor, öte yandan da toplumsal bilgi ve düşünüş bakımından aile etkisi altında kalabiliyorlar.

Diğer etken de sosyal medyanın ve cep telefonlarının gündelik yaşama egemen olması. Çocuklardan ve gençlerden, yetişkinlerin düzenlediği bir dünyaya ayak uydurmalarını istiyoruz; ama sosyal medya onların karşısına bambaşka dünyalar getiriyor. Haliyle, bu hızlı akışın önünde duramıyoruz. Çocukları eleştiriyoruz, ama biz yetişkinlerin dikkati de dijital dünyanın içinde sürekli dağılıyor. İnternet hakkında konuşurken bir öğrencim şöyle demişti: “İstanbul’dayken interneti seviyorum; ama köydeyken internetten nefret ediyorum. Annem ve abim telefondan başlarını kaldırmıyor. Oysa benim gibi olsalar hayatı gerçekten öğrenirler.” Teknoloji kuşkusuz çok değerli, ama dünyamızı doğrudan deneyimleme şansımızı da kaybetmemeliyiz.

MB: Haklısınız, doğanın bir parçası olmamıza rağmen, doğayı bile tabletten izler olduk. Yarışmamıza 5. sınıfların da katılması için ısrarcı olan öğretmenlerimize ne dersiniz?  8. sınıfların yer aldığı bir yarışmada, verilen temalar üzerinde düşünmek, bir öykü kurgulamak için, olgunlukları yeterli olabilir mi?

AÖ: 5 ve 8. sınıf öğrencileri arasında, bedensel, bilişsel ve sosyal gelişim açısından büyük farklar var. 5. sınıflar, henüz somut işlemler dönemindeler; olay bazlı düşünüyorlar, duygu aktarımları da sınırlı oluyor. Buna rağmen 5 ve 6. sınıfların yarışmalara ilgisi çok daha yoğun. 8. sınıfların sınav kaygısı, onları bu tür etkinliklerden uzaklaştırıyor. Sistemin getirdiği binlerce kaygıyla, sorunla ve zorlukla mücadele halindeler. Bu rekabetçi ortamda gelecekle ilgili ciddi kararlar almak durumundalar.

MB: Bu anlamda, geride bıraktığımız sekiz yılda çok farklı deneyimlerimiz birikti. Geçtiğimiz yıl, 8. sınıflardan çok öykü geldi ve aralarında dili oturmuş, öykü yazdığının farkında olan, başarılı gençler vardı. 6. sınıfa doğru gittikçe, müthiş bir heves ve istek görülüyor, ama çok azı öykü sanatının farkına varmış oluyor.

Baştaki yazma isteğine geri dönersek; yazıyorlar, ama yarıda da bırakabiliyorlar. Bir şeyler oluyor, hevesleri kaçıyor, iyi yazamama endişesi taşıyorlar. Bazen de birbirlerinin öykülerini okuyorlar ve kendi yazdıklarının yetersiz olduğunu düşünüyorlar. Onları teşvik etmek, yazmaya devam etmelerini sağlamak emek istiyor olsa gerek. Siz neler yapıyorsunuz böyle durumlarda?

“Öğretmenin yaptığı en küçük yorumun bile çocuğun özsaygısına etkisi var.” 

AÖ: Yarışma duyurusunu ilk yaptığımda, sınıfın neredeyse yarısı yarışmaya katılacağını belirtiyor. Zamanla bu sayı azalıyor. Öğrencilerin motivasyonunu belli bir konuda canlı tutmak zor. Bu yaşlarda, bireysel beceri ve yeteneklerini yaşıtlarınınkiyle karşılaştırma eğilimindeler. Otoriter bir tavır sergilememeye gayret ederek, onları yüreklendirecek, yazma konusundaki özgüvenlerini körükleyecek şeyler söylüyorum. Biliyoruz ki, öğretmenin yaptığı en küçük yorumun bile çocuğun özsaygısına etkisi var.

“Aklıma yazacak bir şey gelmiyor,” cümlesini sık sık duyarız öğrencilerimizden. Geçenlerde, “özgürlük” konulu bir yazı yazmalarını istedim. Aklına bir şey gelmemesinden şikâyet eden bir öğrencim, “Hocam, ama siz bizim özgürlüğümüzü kısıtlıyorsunuz şu an. Özgürlük hakkında yazmamız gerektiği için hiç de özgür değiliz,” dedi. Haklı olduğunu ve yazısında bunu anlatabileceğini belirttim. Ders sonunda yanıma gelip hayatında ilk defa yazı yazmaktan keyif aldığını söyledi.

Öykü sanatını nasıl anlatmalı?

MB: Öykü yazmalarını istiyoruz, ama günlük, mektup, deneme ve en çok da kompozisyon yazanlar oluyor. Öyle ki, yazısının başında ya da sonunda temayı ahlaki değerler açısından ifade edenlere rastlıyoruz. Öykü sanatını nasıl anlatmalı gençlere? Eğitimde edebi türlere emek nasıl veriliyor, neler yapıyorsunuz?

AÖ: Çocuklar ve gençler, edebiyatı, değerler sisteminin aktarılması gereken bir unsuru olarak görmemeli. Ders kitaplarının yetersiz kaldığı noktada, elimden geldiğince farklı türdeki nitelikli eserleri okutmaya, paylaşmaya çalışıyorum. Ders süremiz yetmediğinde, ders dışında o edebi türün, en önemli eserlerini tanıtmaya, paylaşmaya çalışıyorum. Okumalarının ardından, o türün zihinlerinde kalıcı bir yere sahip olması için uygulama ve yazma çalışmaları yapıyoruz.

MB: Bu anlamda özel okulların olanakları daha da zengin olabiliyor. Bir devlet okulu olarak, sizde durum nasıl? Okulunuzun kütüphanesi bu yönlendirmeleri yapmak için yeterli mi?

AÖ: Sınıf mevcutlarımız ortalama 45 kişi. Her öğrenciyle bire bir ilgilenmemiz çok zor olabiliyor. Okulun çatı katında küçük bir kütüphanemiz var. 15-20 öğrenci sığabildiği için dersleri orada işleyemiyoruz. Bu nedenle eğitim öğretim yılının başında, her sınıf için sınıf kitaplığı oluşturuyoruz. Kitap listesini yaparken, öğrencilerin isteklerini göz önünde bulundurmaya çalışıyorum. Yeni kitaplar elimize ulaştığında, her kitabı teker teker tanıtıp heveslendirmeye çalışıyorum. Onlar da ilgilerini çeken kitapları not ediyor, sonra da okumak üzere ödünç alıyorlar. Her öğrenci sırayla kitaplık sorumlusu görevini üstleniyor.

Öykü mü, kompozisyon mu?

MB: Öğrencilerinizin yazdıklarını okuyorsunuz mutlaka. Yönlendirmenin ötesine geçip, müdahale etme isteği duyduğunuz oluyor mu?

AÖ: Öğrencilerin öykülerine müdahale etmeyi etik bulmuyorum. Öğrenci yazmayı bitirdiğini söylediğinde, öyküsünü bir süre dinlendirmesini öneriyorum. O da bir süre hiç bakmıyor metnine. Ardından, eleştirel bir gözle tekrar inceliyor ve emin olduğu son halini bana getiriyor. Ben de sadece sayfa düzeni, yazım kuralları ve noktalama anlamında kontrol ediyorum. Sonra da öyküsünü yarışmaya gönderiyor.

“Eğitimcinin istediği gibi olmayabilen bir öykü, edebiyatçı açısından gelecek vaat eden bir metin olabilir.” 

MB: Bazı okullar kendileri seçici kurul oluşturuyor. Kurumlarının prestijini düşünerek, endişeli ve tedirgin davranıyorlar bu tür yarışmalarda. Oysa biz bunu doğru bulmuyor, öykünün kompozisyon olmadığını, bir sanat sayılması gerektiğini, dolayısıyla uzmanlarca değerlendirilmesinin doğruluğunu vurguluyoruz. Eğitimcinin istediği gibi olmayabilen bir öykü, edebiyatçı açısından gelecek vaat eden bir metin olabilir. Hatta o yılki seçici kurula göre bile değişebilir durum. Ödüllü Öyküler Kitapçığı’nda “Dikkati Çeken Öyküler”e de girebilir, dereceye de girebilir.

Seçici kurul olarak öğrencinin, yazmaktan keyif almada verdiği tüm o emeğe bakıyoruz. Sınıfta paylaştıklarınızı, öğrencilerinize aktardıklarınızı çok önemsiyoruz. Yarışmanın genel amacı, sizin de vurguladığınız gibi, merak edip birkaç kitap fazla okumaları, öykü yazarken kendilerini ve çevrelerini keşfetmeleri. Dahası, yazma yolculukları bu yarışmayla başlayıp bitmiyor. Geçmiş yıllarda dereceye giren, “Dikkati Çeken Öyküler”de yer alan çoğu gencimizin hâlâ yazmaya devam etmesi çok sevindirici.

Bizi düşündüren önemli bir noktayı daha sormak istiyorum. Fantastik öyküler, ilginç dil oyunları içeren öyküler çok ender ulaşıyor elimize. Gençler, gerçekçi üslupta, klasik ustalar geleneğinde yazmaya mı teşvik ediliyor daha çok?

“Öğüt veren metinlerden sıkılıyorlar, ama iş yazmaya geldiğinde durum değişiyor.”

Gerçeklik yerine fantastik …

AÖ: Öğrencilerin okuma ve yazma eğilimleri arasındaki fark benim de dikkatimi çekiyor. Çoğu, bizim çocukluk anılarımızı dinlemek istemiyor artık. Çünkü beğenilerinde, isteklerinde çok önemli değişiklikler var. Gerçeklik yerine fantastik konuları okumak daha ilgi çekici geliyor. Öğüt veren metinlerden sıkılıyorlar, ama iş yazmaya geldiğinde durum değişiyor. Fantastik unsurları yazılarında kullanan öğrenciler var elbette; ancak kalıplara ve genellemelere saplanmış yazılar çoğunlukta.

Bu çelişkili durumu öğrencilerimle konuştuğumda aldığım cevaplar da ilginç olabiliyor. Ya, “Fantastiği okuması kolay ve keyifli; ama yazmak zor,” ya, “Çevremizde fantastik olaylar görmüyoruz; ama dram için çok örnek var,” ya da, “Yazılarımız hayali olursa büyükler bizi kaale almaz,” diyebiliyorlar. Fantastik öyküler yazmayı seven bir öğrencim de şöyle diyor: “Gerçekçi olmak çok sıkıcı; çünkü zaten onları yaşıyoruz. Hayali yazılar yazmayı seviyorum.”

MB: Edebiyatı çocuklarımızın yaşamına sindirmek ve okuma yazmayı sevdirmekle ilgili deneyimlerinizi özetleyerek sonlandırsak…

AÖ: Öğretmenler olarak öncelikli hedefimiz, öğrencinin yazma uğraşından, okuma eyleminden keyif almasını sağlamak. Öğretmenlik, teorik bilgilerden çok, yaparak ve yaşayarak öğrenilen bir meslek. O yüzden öğretmenler arasında deneyim paylaşımı bence çok önemli. Öğretmek, öğrenmek demek. Ben de her geçen gün, bu mesleğe dair yeni şeyler öğreniyorum.

Comments are closed.