İlk roman heyecanı, ilk aşk gibi bir şey!

İlk roman heyecanı, ilk aşk gibi bir şey!

Öyküleri, romanları ve çevirileriyle çağdaş edebiyatımızın köşe taşlarından biri olan Pınar Kür, yazarlık yolculuğunun ilk durağı olan 1970’li yılların edebiyat ve yayıncılık ortamını, 12 Mart atmosferinde yazdığı ilk romanının yayımlanma sürecini anlatıyor.

Attilâ’nın (İlhan) deyişiyle, birbirine, “Ben sana mecburum!” diyebilmesi gereken bir alana emek veriyoruz. Yayıncılık ve yazarlık, birbirine kesinkes mecbur, birbirini karşılama ve destekleme sorumluluğu olan iki meslektir. Doktor hastasız olmaz gibi bir durum da değil bu, birbirine her daim ihtiyaç duyan iki uğraş. Bu hep böyleydi, bundan sonra da böyle devam edecek.

Hiçbir yazar tanımıyorum ki, kitapların dağıtımından şikâyet etmesin. Girdikleri kitapçılarda kitaplarını göremeyince ya da okurlarından mesajlar alınca, dağıtım sürecinden şikâyetlerini dillendirirler. Bugüne kadar bir yayıncı, bir yazardan, “Kitaplarımı ne güzel dağıtıyorsunuz, kitaplarım her yerde var,” sözlerini duymuş mudur acaba?

Yayıncısız yazarlık süreci: tiyatro.

PINAR KÜR YAZI İÇİNE

Yayıncıya ihtiyaç duymayan yazarlık da var ki, benim ilk büyük aşkım oydu: tiyatro! Küçük yaşlarımdan itibaren beni Ankara’da büyüklerin gittiği tiyatroya götürdüler. 1950’li yıllar, Ankara’da Devlet Tiyatrosu’nun ilk dönemleri. Babamın Cüneyt Gökçer, Şahap Akalın gibi tiyatrocu arkadaşları vardı. Genç, delikanlı tiyatroculardı bunlar.

Böyle bir çevrede yazarlığa çok küçük yaşta, herkes gibi şiirle başladım. O zamanlar daha okumam yazmam yoktu. Anneme söylerdim, o da bunları yazardı. Doğan Kardeş’e göndermiş, orada çıkmıştı; adım, şiirim yazıyordu, resmim vardı orada. Buna çok erken yaşta geçmiş olmanın bazı sıkıntıları da yok değildi haliyle.

Tiyatroyla haşır neşirdim, hem yazıyor hem de takip ediyordum. Radyo tiyatrosu vardı hayatımızda. Hiç kaçırmazdım. Radyo tiyatrosu için piyesler yazmaya çalışırdım.

Sonrasında, küçük yaşta Amerika ve İngiltere’ye gidişimiz, Amerika’nın getirdiği imkânlar sayesinde yazarlıktan ziyade oyunculuğa yöneldim. Ne zaman ki Türkiye’ye döndüm, yeniden tiyatro, yeniden yazarlık…

Yazı hayatına çok genç yaşta başlamış olmama rağmen, yayıncılarla ilişkimin olgunlaşması çok geç oldu. Çünkü uzun bir süre tiyatro ekseninde hareket ettim. Paris’ten döndüğüm yıllarda yazdığım oyunlar sahnelendi. Ancak Fransa’dan döndüğüm ilk bir iki yıl işsiz kaldım. İşte o zaman çeviriler yaptım ve bu çeviriler yoluyla yayıncılık hayatına yakınlaştım. Bana ilk çeviri işi veren, anne babamın okul arkadaşı olan Ramazan Gökalp Arkın’dı. Türkiye’nin en eski yayıncılarından biriydi ve ben de onun hazırladığı ansiklopedik yayınlara çeviri yapıyordum artık.

Tiyatroya veda, Nezihe Meriç ve 12 Mart…

Ankara Devlet Tiyatrosu’nda bir süre dramaturg olarak çalıştıktan sonra ilginç bir şey oldu. Çocukluğumdan beri taşıdığım büyük aşk küt diye söndü. Küçük yaştan beri giderek artan tiyatroyla uğraşma isteğinden ve tiyatro çevrelerinde olma motivasyonundan bir anda kurtuldum. Tiyatroya olan aşkım sona erdikten sonra Devlet Tiyatrosu’nda da fazla kalmadım. İlk öykülerimi işte o zaman yazdım.

dost-kitap

Önceleri çokça öyküyle, sonra da romanla uğraştım. O ilk zamanlar kaleme aldığım öyküler Ankara’da yayımlanan Dost dergisinde çıktı. Dost dergisinin başında, çok büyük sevgi ve saygı duyduğum yazar Nezihe Meriç vardı. O öykülerle birlikte düzyazıya geçtim ve artık diyalog yazmaktan vazgeçtim.

Aslında, Devlet Tiyatrosu’ndan ayrılmadan önce de yazıyordum. Ankara’da 12 Mart dönemi boğucu bir atmosferde yaşanıyordu ve o sıkışık, zor günlerde ben de Ankara’daydım. İlk romanımı da o boğucu atmosferde çalışıyordum. Tiyatrodaki işim çok vaktimi almadığı için, odamın kapısını kilitler, bazen elle bazen daktiloyla yazardım. Sonraları İstanbul’da yazmaya devam ettim.

“Bu kitabı Attilâ’dan başkası basmaz.”

Bir yazar olarak yayıncılarla ilişkim ise, daha önce çeviri yaptığım birkaç yayınevine dosyamı götürmemle başladı. Dosyamı, E Yayınları ile beraber birkaç yayınevine daha götürmüştüm. E Yayınları’ndan bir süre ses seda çıkmadı. Sonra sorduğumdaysa, “Biz 12 Mart romanı basmıyoruz,” dediler. Ardından Hilmi Yavuz dosyamı okudu ve, “Ben sana söyleyeyim, bu kitabı Attilâ’dan başkası basmaz,” dedi. Attilâ İlhan daha sonraları, hayatımın en önemli insanlarından biri oldu.

Attilâ İlhan o zamanlar Bilgi Yayınları’nda editör olarak çalışıyordu. Bilgi Yayınları’yla benim bir ilişkim var mı, var; yayınevinin sahibi Ahmet Tevfik Küflü ile kanlı bıçaklı kavgalıyız! Ankara zamanlarımda yaptığım ve onun da basmayacak kadar kötü bulduğu bir çevirim yüzünden, korkunç mektuplaşmalarımız olmuştu. Bu nedenle yayınevine gidip gitmeme arasında kararsız kaldım. Bir süre sonra toparlandım ve bu kitabın yayımlanmasını istiyorsam, Attilâ’nın karşısına çıkmalıyım diye düşündüm.

Attilâ İlhan’ı şair olarak tanıyordum ben o zamanlar. Hiç romanını okumamıştım daha. Gençliğimin çoğu yurtdışında geçmişti ve ben şiirleriyle tanımıştım onu hep. Çok çarpıcı şiirleri vardı ve biz kendi aramızda, onun adına yarışmalar yapardık. “Attilâ İlhan şiiri” diye bir olgu vardı Türkiye’de ve ben de bunun farkındaydım.

Yayınevinin sahibinden gizli mi?..

“Size bir dosya getirmek istiyorum,” diyerek telefon ettiğimde bir de ek yaptım: “Ahmet Küflü Bey’le aram iyi değildir. Acaba siz bir okusanız, ondan sonra onu devreye soksak?..” Attilâ İlhan, “Ben bu kitabı yayınevinin sahibinden gizli mi basacağım? İster getirin ister getirmeyin!” dediğinde öylece kalakaldım. Oturdum, sabaha kadar düşündüm ve dosyayı götürmeye karar verdim.

Attilâ İlhan’la görüştük. Bana, “Tek başıma karar veremem, yayın kurulumuz var ve onlarla birlikte karar vermeliyiz,” dedi. Devlet Tiyatrosu’nda çalıştığım dönemde, aynı numarayı bana piyes dosyası getiren yazarlara da yaptığım için onu gayet iyi anladım; kendisi karar verecekti, ama beni üzerinden atmaya çalışıyordu. Böyle düşündüm. Oradan çıkar çıkmaz bir kitabevine gittim ve Attilâ’nın ne kadar romanı varsa aldım, yolda okumaya başladım. Okudukça, Hilmi Yavuz’un beni neden Attilâ’ya yönlendirdiğini anlamaya başladım.

yarin-yarin

Bir hafta sonra Attilâ’dan daktiloyla yazılmış bir mektup geldi. (O mektup hâlâ Kadın Eserleri Kütüphanesi’nde durur.) “Romanınızı çok ilginç buldum, ancak adı Şu Dağın Ardında. Sizin adınız da Havva Pınar Kür. Millet köy romanı zanneder, halbuki köy romanıyla bir ilişkisi yok,” demişti mektupta. Dosyanın adı, yayımlanan hali olan Yarın Yarın değildi ve ailem de bana göbek adı olarak Havva’yı uygun görmüştü. “Bir kere bu Havva gidecek, roman için de başka bir isim düşün,” diye eklemişti. Aylardan mayıstı.

“Yarın Yarın o yazın en çok tartışılan romanı oldu. Bu açıdan çok şanslı bir kitaptı.”

“İlk aşk” gibi bir şey…

Uzun bir süre yayınevinden ses çıkmayınca, Milliyet Roman Yarışması’nı gördüm ve romanı oraya yollayıp yollamama konusunda Attilâ’ya haber saldım. Beni telefonla arayıp, “Sakın bir yere gönderme, biz basacağız romanı,” dedi. O anki heyecanımı, duygumu anlatamam. Keşke tekrar yaşayabilsem o heyecanı. O ilk roman heyecanını bir daha hiçbir şeyde hissetmedim, ilk aşk gibi bir şeydi. İlk kitaptan sonra yine güzel “aşklar” yaşadım, ama aynı şeyi hiçbir kitapta hissetmedim.

1976’nın mart ayında kardeşim getirdi, önüme bir kitap koydu; adı Yarın Yarın. Parasını verip bir kitabevinden almış. Kitabım çıkmış, ama haberim yok! Yayınevi lüzum görmemiş haber vermeye. Bir ay içinde, kitap hakkında çeşitli dergi ve gazetelerde 40’tan fazla yazı çıktı. Cumhuriyet’te de Rauf Mutluay çok beğendiğini yazmıştı. Ankara’da ve İstanbul’da çıkan edebiyat dergileri ve gazeteler nisan ayı sonuna kadar romandan bahsetmişti. Bunu, dönemin atmosferini yansıtması için söylüyorum.

2016’da yayımlanan son romanım hakkında beş yazı bile çıkmamıştır. O döneme göre, bugün en çok biten şeylerden biri eleştiri ve eleştirmen. O ilk romanım hakkında yazılanların hepsi de olumlu değildi. Örneğin, Politika gazetesinde Memet Fuat dokuz hafta boyunca kitabı yerin dibine batıra batıra bitiremedi. “Bu adam benden ne istiyor?” diyerek Ankara’ya gittim. Yayınevinin sahibi Ahmet Küflü, Memet Fuat’ın tüm yazılarını duvara asmıştı. “Ne yapıyorsunuz Ahmet Bey?” diye sorduğumda, “Hiç merak etmeyin Pınar Hanım, onun her yazısında kitabın satışı artıyor,” dedi.

Yarın Yarın o yazın en çok tartışılan romanı oldu. Bu açıdan çok şanslı bir kitaptı. Benim yazarlığımı perçinlemesi açısından da çok önemliydi.

 

Comments are closed.