İnsan olma deneyimini aşmak için…

İnsan olma deneyimini aşmak için…

Edebiyatımızın güçlü hikâye anlatma geleneğinin özgün yorumcularından, usta yazar Latife Tekin, yazmaya başladığı koşullardan, iyi bir sanat eserinin niteliklerine ve edebiyat umuduna dek, hafızalardan silinmeyecek yazın yolculuğunu anlattı.

İlk kitabım Sevgili Arsız Ölüm yayımlandığı zaman, “yoksulların sessizliğini dile çeviriyorum,” diyordum. Çünkü yoksullar dili mırıldanırlar, yoksullar dilsizdir. Yazmaya, o dilsiz insanları anlatarak başladım.

Melih Cevdet Anday, Cumhuriyet’te her cuma köşe yazardı. Çok etkilenerek okurdum. Ona çokça şiir gönderiyorlarmış. Melih Cevdet de, “Ben şiir sevmem,” diye bir yazı yazmıştı. Harika bir yazıydı. Onu hatırlatmak isterim ki, ben de edebiyat sevmem, roman sevmem. Ben gerçek edebiyatın bir zuhur olduğunu düşünüyorum.

Çok kabaca, iki tür yazar olduğuna inanıyorum. İlki, insanlar için yazanlar; diğeri de, insan olma deneyimini aşmak için yazanlar. Ben, insanlar için yazan bir edebiyatçı değilim. O nedenle, kendimi bir kültür insanı olarak tanımlamıyorum. Daha çok, edebiyatın dışına kaçmaya çalışan, edebiyat ve kültür dünyasının dışına kaçmış “edebiyat dışı bir yazar” olarak tanımlıyorum kendimi.

 “Ağaçlar için, kuşlar  için yazıyorum.”

Bütün kitaplarda, insanlar için yazmayan yazarları aradım, onların kokusunu aradım. Belki de bu yüzden, kendimi şairlere daha yakın hissediyorum. Onların akılsızlığına belki de… İmgeye ve sese doğru uçan, sezgiye doğru giden yazarları seviyorum. Anlaşılmazlık duvarını yıkmak için, biraz da insan olma deneyimini aşmak üzere yazan edebiyatçıların nasıl bir şey olduğunu açıklamalıyım.

Ben çocukken, yani yoksul ve dilsizken, insanların sözcüklerinin, onların gürültüsüyle zihnime dolduğunu düşünürdüm. İşte o gürültüyü sessizleştirmek, zihnimi sükûnete kavuşturmak için yazmaya başladım. Bu bir iç sezgiydi.

İyi bir sanat eserinin, iyi bir romanın, iyi bir şiirin doğaya ait olduğuna, insanlar için yapılmadığına inanıyorum. Doğaya ait derken, geçmişte benimle yapılan bir söyleşide, “Ben ağaçlar için, kuşlar için yazıyorum,” demiştim. İnsanlara tuhaf gelmişti bu söz. Latife Tekin de tuhaf tuhaf konuşuyor, demişlerdi. Aslında gerçekten kuşlar için yazıyordum ve bu benim gerçek duygumdu. Çünkü iyi bir sanat eseri, insanların gürültüsünden, karmaşasından kurtarılıp sessizleştirilmiş, sezgi yumuşaklığına gelmiş ve susan bir şeydir. Dağların, ağaçların, kuşların, ırmakların yanına eklenecek bir şeydir. Benim için iyi kitap; iyi roman, iyi şiir böyledir.

Tabii ki, insanlar için yazan edebiyatçılar da var ve insanlar onları büyük bir zevkle okuyorlar. Aralarında müthiş yazarlar da var, yarattıkları dilde ve biçimde bir estetik var. Öte yandan edebiyat, aslında –  onların dışında – dilin dışına çıkmak için dili kullanma sanatıdır.

Edebiyatın dışına doğru bir yolculuk…

Peki, insan olma nedenini aşmak için yazdığında, edebiyatçı ya da yazar nerede kalır  ? Tabii ki, edebiyat dünyasının ve kültür dünyasının dışında kalır. O nedenle, “Ben edebiyat dışıyım,” dedim kendime. Belki de yazmaya yoksulları anlatarak başladığım için bu yolculuk, edebiyatın dışına doğru bir yolculuk oldu benim için. Çünkü fark ettim ki, yoksulları koruyarak edebiyat yapmak mümkün değil. Edebiyatın kendisinin de sınıfsal bir niteliği var. Örneklerine baktığımız zaman; aristokratik ve farklı bir eğitim gerektirdiği görülebilir.

Fakat bizim edebiyatımızda –  belki dünyada da öyle – politik mücadele içinden gelmiş, yeraltından yükselmiş kaçak yazarlar var. Aslında biraz da öyle bir yerden sızdım edebiyata. Bir politik hareketin içindeyken ve yoksulların arasında çalışırken, 12 Eylül’ün de getirmiş olduğu basınçla yazmaya başladım. Tabii bizim kuşağımız büyülenmiş, şanslı bir kuşaktı. O dönemde yoksulların arasında büyüdüğüm için, yoksullarla bizim politik hareketin öncüleri arasında bir çevirmenlik görevi üstlenmiştim.

Ancak, o süreçte, el yordamıyla yazma serüveninin sonucunda, kendimi başından beri edebiyat ve kültür dünyasıyla çatışırken buldum. Bunun nedenini bir süre sonra kavradım. Ben yoksulluğumu koruyarak edebiyat yapmak istiyordum ve edebiyat böyle bir şeye izin vermiyordu. Bu, benim başta kastettiğim bir şey değilken, bu çatışma giderek derinleşti ve galiba gerçekten, “İnsanlar için yazmayacağım!” noktasına kadar vardı.

Yoksulların dilsizliği

Yoksulluğun bana kazandırdığı bir duyarlık olarak, yoksulluğumu koruyarak yazmaya çalışırken, birden şunu fark ettim: Dilin kendisi de ciddi ve büyük bir problem. Bunun farkına, yoksulların dilsizliği üzerine düşünürken vardım. İnsan yarattığı bu dille sadece insanı sevebilir; çünkü dil, çok güçlü bir araç; insanı diğer canlılardan, doğanın içindeki kayıp, o eşsiz zamandan bugünlere kadar geliştiren bir araç. İnsanı diğer tüm canlılardan ayıran, koparan… İnsan için yaratılmış, insanı yaşatmak, ötekilerden korumak için yaratılmış bir araç. Onun için kutsaldır ve insanlar şiddetli bir şekilde dillerine sahip çıkarlar.

Dil olmasaydı belki de yaşayamazdık, bu kadar gelişemezdik. Ama aynı zamanda, dil çok sert; bir biçimde, dünyayı ve üzerindeki şeyleri anlamlandırmak için kullanamayanları da cezalandıran bir araç. Onları kuşların, dağların, ırmakların arasına yerleştiren bir araç…

Yoksulların ve çocukların doğaya ait olduğunu düşünüyorum. O nedenle – belki sadece dile bakarak ya da yoksulluğumu korumaya çalışarak edebiyat yapmak isterken sezdiğim durumlardan ötürü – yavaş yavaş, insanın ötekileştirdiği diğer canlılara doğru kaydığımı, oraya doğru çekildiğimi hissettim ve yabanileştim. Bir arkadaşımın (Mahmut Temizyürek) benim kitaplarımla ilgili “Edebiyatımızda Bir Barbar Aşısı” başlığını taşıyan bir yazısı var.

İyi bir edebiyat eserinin, dünyaya ve hayata çok yabancı bir nesne gibi düşmesi gerektiğine inanıyorum. O nedenle de, yazacağım şey benim için hiç girilmemiş ve yabanıl bir alan değilse, yazarken bir yolculuk yapamayacaksam, oradan kendim için bir bilgi çıkaramayacak ve kendimi ayakta tutacak bir bilgiyle çıkıp gelemeyeceksem, o süreçte hiç de hevesli olmam.

Zuhur edebiyatı

Yabancı bir nesne derken şunu anlatmaya çalışıyorum: Hani masallar vardır, Kafdağı’nın arkasında altın bülbül vardır. Masalda üç kardeş vardır. O sihirli kuşu getirecek olan, aklın gitme dediği yere giden kardeştir. Bir kuru yol, bir yarı bataklık yol, bir de tamamen bataklık bir yol vardır. Masallardaki en gidilmeyecek yere giden o küçük çocuk, altın bülbülü getirir. Ben öyle gidilmeyecek yere gitmek, en büyülü kitabı getirmek arzusuyla yazmaya başlamış biriyim ve bu arzu hep diri kaldı içimde.

Elime kitabı aldığımda – öykü, roman  – onun nereden getirildiğine bakarım; içindeki o yabanıl enerjiyi sezerim. Bir kitabı yazmak için gerekli olan enerjinin nasıl, nereden getirildiğini garip biçimde sezebilirim. Eğer bir kitap beni çarşı pazar dolaştıracaksa, kitabı kapatırım ve, “Kendim giderim çarşı pazara !” derim. Eğer getirilen, Kafdağı’nın ardındaki sihirli bülbül gibi sihirli bir şey değilse, o zaman çok ilgilenmem. Kendimi okumak zorunda da hissetmem, kitabı hemen elimden bırakırım.

Ben belki de, şimdiye kadar yazdığım o kitapları yazabilecek bir çocuk değildim. Edebiyatı bir biçimde, o masallardaki gibi Kafdağı’nın arkasına gizledim, olduğu yerden çaldım. Bir hırsız olduğumu söyleyebilirim bu durumda. Ne yazık ki, yoksullara edebiyat yapma hakkı verilmiyor. Onların sözcüsü olarak da konuşmak istemiyorum, ama o bülbülü koruyan biri olarak, o dilde direndiğim için sıkıntılı ortamlardan uzaklaştım.

Aslında bir kitabı tam da bitirdiğim zaman, o kitabı yazabilecek bilgiye sahip olduğumu hissediyorum. Ama iş işten geçmiş, o kitabı yazmış oluyorum. Kitabı bitirdiğimde, bana kazandırdığı bilgi ve enerjiyle uzun uzun yazdığım ve düşündüğüm konu üzerine konuşabilirim. Örneğin, Unutma Bahçesi ’ni bitirdiğim zaman, altı saat “unutma” üzerine konuşabilirim. Ama sonra, yeni bir yabanıl alana girebilmek için, bütün kitapların bilgisinden yavaş yavaş sıyrılırım. O nedenle, asıl dönüştürücü olanın, aniden peyda olan, zuhur eden olduğuna inanıyorum. Edebiyatımızın da bir simülakr edebiyat değil, bir zuhur edebiyatı olmasını diliyorum.

, ,

Comments are closed.