Öykülerde saklı iletişim dili

Öykülerde saklı iletişim dili

Çağdaş edebiyatımızın her yaşa seslenebilen yazarlarından, Haldun Taner Öykü Ödülü sahibi Neslihan Önderoğlu, gençlerle sınırsız bir iletişim evreninin öyküler aracılığıyla nasıl kurulabileceğini anlatıyor.

Eğitim, öğrendiğimiz ama zamanla unuttuğumuz şeylerin bizde kalan tortusudur. Bütün öğrenim hayatımız boyunca, yani ilkokuldan üniversiteye kadar bize öğretilen şeylerin ne kadarını hatırlıyoruz? Ne kadarını gerçek ve günlük hayatımızda kullandık? Fizik formüllerini, trigonometriyi, matematiği −ki hayatın temelini oluşturan bir bilim olduğunu düşünüyorum− gerçek hayatta ne kadar uygulayabildik bilemem, ama bunların hayatımızda bir tortu olduğuna ve bizi biçimlendirdiğine inanıyorum.

“Bir metnin edebi gücü, onu her okuduğumuzda farklı çağrışımlara yol açan çokanlamlılığında yatıyor.”

Hiç bitmese horozşekerim!

Bugün kimya ya da trigonometri formüllerini hatırlamıyorum. Ama 6. sınıfta, Türkçe kitabımızdaki Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Çocukluk” adlı şiirini hatırlıyorum: Affan Dede’ye para saydım, / Sattı bana çocukluğumu. / Artık ne yaşım var, ne adım; / Bilmiyorum kim olduğumu. / Hiçbir şey sorulmasın benden; / Haberim yok olan bitenden.

Ailem, okul önlerindeki seyyar satıcılardan bir şey alıp yememe izin vermezdi. Şiirin sonundaki Hiç bitmese horozşekerim! dizesi, 12 yaşımda bana “Ne şanslı çocuklar var, bak horozşekeri yemiş,” diye düşündürtmüştü. Oysa şimdi baktığımda, o horozşekerinin hiç bitmemesinin, aslında çocukluğun hiç bitmemesine duyulan bir özlem ve atıf olduğunu anlayabiliyorum. Bir metnin edebi gücü, onu her okuduğumuzda farklı çağrışımlara yol açan çokanlamlılığında yatıyor. Bu yüzden, “Bu şiirde şair ne anlatmak istemiştir?” sorusunu anlamsız bulurum. Okuyan ne anlamış, ne hissetmişse şiir odur.

Bugün gençlerin edebiyat eğilimlerini tartışmadan önce, “günümüz gençleri” dediğimiz grubu ele almak isterim. Çünkü, iki genç annesi ve aynı zamanda gençler için de yazan bir yazar olarak bazı gözlemlerim var.

“Edebiyat dersi kitaplarına girmek için ölmek gerekmiyor mu?”

Öncelikle, gençlerin fazla yalnız olduklarını düşünüyorum. Çok arkadaşları var gibi görünüyor, ama Instagram ya da Facebook’taki arkadaş ve beğeni sayılarıyla ölçülebilen, sanal bir kalabalığın içindeler. Dahası, kendileriyle fazla meşguller; dünya tamamen onların etrafında dönüyor zannediyorlar. Bunun da ötesinde, çok faydacı bir bakış açıları var. Edebiyatın ve okumanın öneminden bahsettiğim bir konuşma yaparken bir gençten, “Ben matematik ve feni seçtim, doktor ya da mühendis olmak istiyorum. Okumak bana ne kazandıracak?” sorusu gelebiliyor.

Elbette, çok çabuk sıkılıyorlar. Bizi her gün büyüleyen, şaşırtan ve ayak uydurmakta zorlanıp hayran kaldığımız bu teknoloji çağından da sıkılacaklar. Gerçek duyguların, gerçek insanların ve duygularının peşine düşecekler. Instagram’a koydukları fotoğrafın aldığı beğeni sayısının kimliklerini belirlediği, aşkın da ayrılığın da online yaşandığı, duyguların bu kadar kolay ve geçici olduğu bir çağda yaşamaktan da er ya da geç sıkılacaklar.

İnsan, ruhunu doyurmazsa aç kalır. Kendini geliştirmek, hayatı anlamak isteyen insan, kendinden önce yaşayan ya da kendisiyle farklı kültür ve coğrafyalarda yaşayanların deneyimlerinden yararlanmalı. Bütün bu deneyimlerin, ortak kültürel miras nehrinin aktığı tek bir yatak var. Sanatın ta kendisi! Peki, fazlasıyla sıkılmış, kendiyle meşgul ve ilgisiz gençlere bunu nasıl anlatacağız?

Okul söyleşilerinde, günümüz öykücülerinden üç isim saymalarını istediğimde, cevap olarak hâlâ Sait Faik, Ömer Seyfettin ve Sabahattin Ali isimleri geliyor. Öğrencilerden biri, “Edebiyat dersi kitaplarına girmek için ölmek gerekmiyor mu?” diye sormuştu. Gerçekten böyle düşünüyorlar! Böyle düşündükleri için onları suçlayamayız.

Can sıkıntısı, eğitimin bir parçası.

dijital-caga-nasıl-uyum-saglarizÇocuklukla yetişkinlik arasında sıkışmış, henüz olgunlaşmamış genç bireylerin edebiyatta ya da herhangi bir derste sıkılmamalarını beklemek hayal olur. Can sıkıntısı, eğitim biçiminin bir parçası ve hatta hedefi. Kendimize soralım; öğrenciyken zaman zaman canımızı sıkan şeyleri, bugün hâlâ çocuklara anlatmıyor muyuz?

Baş döndüren bir hız çağında yaşıyoruz. Önce televizyon vardı; “Kalk oğlum televizyonun başından!” dediğimiz bir dönem. Sonra bilgisayar ve bilgisayar oyunları geldi. İnternet, cep telefonu ve akıllı telefonlarla hepten allak bullak olduk. Artık, kesintisiz ulaşılabilir olmanın bedelinin yalıtılmışlık olduğu bir çağdayız. Tom Chatfield’ın Dijital Çağa Nasıl Uyum Sağlarız adlı kitabı önemli bir ayrımı vurguluyor. Önceki kuşaklarda televizyon izlemek ve bilgisayar kullanmak, belirli bir zaman sınırındaki geçici etkinliklerdi. Oysa bugünün gençleri için cep telefonu bir varoluş biçimi.

Canlarını sıkmayan tek şeyin cep telefonu olduğu genç kuşağı, okumaya nasıl ikna etmeliyiz? Yaşadığımız hız çağında okumak yavaş bir eylem. Okul söyleşilerinde öğrenciler, “Neden kitap okumalıyız?” soruma, sözcük haznesini geliştirmek, bilgilenmek, kültürlü olmak gibi cevaplar veriyorlar. Ben de onlara, okumanın bizi taşıdığı noktanın, insanı anlamak ve empati kurmak olduğunu söylüyorum. Yeryüzündeki sınırlı hayatımız boyunca, başka dünyaları tanımak için yapabileceğimiz en iyi şey seyahattir, yerinde görmek, o kültürün içindeki insanları gözlemlemektir. Bunun daha kolay yolu ise, insanlığın kültür mirası olan sanat ve edebiyattır.

Edebiyat olmasaydı…

Hem roman hem de öykü yazarı olarak, genç okurların bu iki türe olan ilgilerini de gözeten bir okuma rotası çizebilirim. Roman, okunması daha kolay, başlayınca akıp giden bir tür olarak genç okurlar tarafından daha çok tercih ediliyor. Oysa öykünün, insanı düşünmeye ve hayal etmeye daha çok zorlayan deneysel bir yanı var. 10-15 sayfada öyle bir metin yaratıyorsunuz ki, sadece olayın kendisini değil, olayı yaşayanların geçmişlerini, kişiliklerini, onları oraya hazırlayan her şeyi ortaya koyuyorsunuz. Öykü, günlük hayatın ve bireysel yolculukların nasıl işlediğini anlama konusunda çok önemli bir yere sahip.

Aslında öykü de roman da misafirliktir. Roman, yatıya kalmaktır. Öykü, başka hayatlara, bazen bir kahve içimi bazen de günübirlik konuk olmaktır. Latin Amerika’nın en büyük yazarlarından Gabriel García Márquez’in büyülü gerçekçiliğine tanık olmasaydım, kuşkusuz, ölülerle dirilerin bu kadar yan yana durabildiğini öğrenemeyecektim. Savaşların ve devrimlerin süregeldiği, kanlı bir coğrafyada, ölüm o kadar içselleşmişti ki, yaşamın bir parçası olarak kabul edilmişti.

Hayatımda edebiyat olmasaydı, Çehov’un gündelik yaşamın −görünüşte önemsiz olanın− derinlerine inerek kazandırdığı bakış açısını ve hayatlarımıza dokunan kurgularını bilemeyecektim. Hemingway’in bir avcı ve savaşçı olarak kurguladığı o düşsel dünyadan uzak kalacaktım. Finlandiya’daki balıkçıyı, Meksika’daki çiftçiyi, Japonya’daki öğrenciyi, Afrika’da açlıkla mücadele eden aileyi, beyazların zulmüne uğramış bir Kızılderili’yi, Güney Afrika’da kendi ülkesinde beyazların boyunduruğu altında yaşayan bir yerliyi, Avustralya’daki Aborjin’i; bu insanların yaşama şekillerini, nelere sevinip üzüldüklerini, sorunlarını nasıl çözebildiklerini, bize ancak kitaplar ve edebiyat gösterebilir. İskandinav edebiyatının ve sinemasının tadına varan biri, İskandinav halklarının Akdenizliler’in antitezi gibi olduğunu, dünyaya ne denli başka bir algıyla yaklaştıklarını görebilir.

Başkalarının hayatını anlamak neden önemli?

Okudukça, insanları daha fazla gözlemlemeye, neyi neden yaptıklarını ya da söylediklerini çok daha iyi anlamaya başlarız. Yeni karakterler okuyup onları anlamaya çalıştıkça, etrafımızdaki insanların da arzularını, eksikliklerini, iyi ve kötü yönlerini daha açık bir biçimde görmeye başlarız. Herkesin kendi yarattığı kişiliğe uygun hareket ettiğini, her şeyin çok daha basit olduğunu fark edebiliriz.

“Ancak başkalarının hayatını anlayarak kendi varoluşuma  bir anlam katabilirim.”

Okumak, daha anlayışlı bir insan olmamızı da sağlar. İçimizde, insanları daha yakından tanıma isteği uyandırır. Bu da çok önem verdiğim empatiye getiriyor konuyu. Ben ancak başkalarının hayatını anlayarak kendi varoluşuma bir anlam katabilirim. Okudukça insanlarla daha fazla iletişim kurmaya ihtiyaç duyarız. Çünkü yaratıcılığımızı besleyen önemli etkenlerden biri de diğer insanlardır. Hoşlandığımız ya da hoşlanmadığımız herkesi dinlemek, nasıl bir hayat yaşadıklarını ve bugün oldukları konuma nasıl geldiklerini öğrenmek, ilgimizi daha fazla çekmeye başlar.

Okudukça kendi yaşamımıza, sorunlarımıza ve onları çözme yollarına farklı pencerelerden bakmayı öğreniriz. Karşımıza çıkan meseleye bir Akdenizli gibi değil de, İskandinav gibi yaklaşmanın çözüm getirip getiremeyeceğini deneyimleyebiliriz.

Hayat fazla sıkıcı olmaya başladığında…

Hikâyeler okumak, yaratıcılığımızı ve hayal gücümüzü geliştirir. Biliriz ki, okumaya ve düşünmeye başladığımızda, dış dünyayla olan irtibatımız tamamen kopar. Kendimizi bambaşka bir âlemde, zihnimizin çakıllı yollarında, gizemli dağlarında ve huzurlu bahçelerinde bulur, hikâyeyle birlikte akıp gideriz. Hayat bazen fazla sıkıcı olmaya başladığında, kaçıp gidebileceğimiz başka bir dünyanın var olduğunu biliriz. İşte ben öykü okumayı, o sıkılmışlıktan, gündelik rutinlerden kaçış yolu, adeta bir tatile gidiş yolu gibi görüyorum.

Okudukça, kendimizi ifade etme noktasında ustalaşır, duygu ve düşüncelerimizi en uygun sözcüklerle ifade edebiliriz. Artık sözcükler en önemli kozumuzdur. Sözcükleri ustalıkla kullanarak, kendimize ilişkin her şeyi karşı tarafa aktarabilir, böylece ayakları yere basan ilişkiler kurabiliriz.

Yaşamın da bir hikâye olduğunu, bir başkahraman olarak bunu değiştirebilecek gücün de yalnızca kendimizde bulunduğunu anlarız. Hayat bile metnin dışında değildir. Bunu bir kez anladığımızda, hikâyemizi güzelleştirmenin yalnızca kendi elimizde olduğunu fark edebiliriz.

Günümüz öykücülerinden üç isim sayılması istendiğinde, hep aynı üç ismi söyleyen sadece öğrenciler mi? Yetişkinlerin büyük çoğunluğu da böyle. Bir doktor, mühendis ya da ekonomist de çağdaş yazarların isimlerini veremeyebiliyor. Kendi işi dışındaki dünyadan habersiz olan, kitaplar hakkında konuşamadığımız büyük bir kesim var. Onlar gibi bugünkü gençler de, en başta belirttiğim, tam da bu “Ne işine yarayacak?” zihniyetinin ürünleri. Diplomalı cahiller yetiştirmemek için sanata ve edebiyata sığınmanın tam zamanı. Unutmayalım ki, kendimizi tanımanın yolu, başkalarının hayatından geçer.

Comments are closed.