Bu yıl gençler, “Adalet yok!” diye yazdı.

Bu yıl gençler, “Adalet yok!” diye yazdı.

Zeynep Cemali Öykü Yarışması Proje Başkanı ve Günışığı Kitaplığı Yayın Yönetmeni Müren Beykan, 2016 yılında ülke genelinde büyük bir katılımla gerçekleşen yarışmanın sonuçlarını değerlendiriyor ve genç kalemlerin öykülerinden süzülen dikkat çekici ayrıntıları paylaşıyor.

Yarışmamız altıncı kez sonlandı. Bu yıl tema “adalet”ti ve mayıs ayındaki son katılım tarihine dek, 500’ü aşkın öykü ulaştı Günışığı Kitaplığı’na. Devlet okullarından ve özel okullardan katılım birbirine yakındı. 6 ve 7. sınıfların ilgisi yoğundu; sınava hazırlanan 8. sınıflarsa, yazmak için daha az zaman bulmuşlardı. Erzincan, Uşak ve Van yarışmamıza ilk kez katılan iller oldu.

Bu yıl Cemil Kavukçu, Karin Karakaşlı, Nazlı Eray, Yusuf Çotuksöken ve Müren Beykan’dan oluşan seçici kurul, dört öyküyü ödüle değer buldu ve artık derecelendirilmeden ödüllendirilecek olan bu öykülerin yanı sıra, dikkat çeken yedi iyi öyküyü de, Ödüllü Öyküler Kitapçığı’nda yayımlanmak üzere seçti.

“Adalet”, günümüzün en çok tartışılan konusu. Genç öykücülerimiz, hem çağımızın acıtan olaylarından etkilenmiş, hem de hayatın zaten adaletsiz oluşuna takılmış, onu sorgulamış satırlarında. Öyküsüyle, genel olarak hayatı adaletsiz bulanlar, öğrencilerin yarıya yakınıydı. Bu duyguyla öykü kuranların en az otuz tanesi de doğrudan yoksulluğu ele almıştı. Sosyal farklılıklar ya da anne baba kaybıyla düşülen çaresizlikler de genç kalemlerde sıklıkla ifade bulmuştu. Konuyu incelikle işleyenlerden biri, Aysu Çam olmuş (“Ayna”, Mersin); büyük bir iştahla simit yiyen kadının, içinde sadece susamlar kalmış torbayı, sokaktaki yoksula verivermesini, 4-5 susamın bile bir aç için önemini çok canlı öyküleştirmiş.

Adaleti suçtan sonra aramak

Bu yıl, savaşın ve terörün dehşetini işleyen öyküler yabana atılamayacak kadar çoktu. Kentlerimizde büyük acılar yaşatan bomba vahşeti de çıktı karşımıza; sığınmacıların çektiği acıları ve memleket özlemlerini neredeyse onlarla birlikte yaşamışçasına dillendiren öğrenciler de vardı. Ege’de yaşanan dramı en güzel anlatanlardan biri, Zehra Bayraktar’dı (“Ben Tam Oradayım, O Denizin Kenarında”, İstanbul). Zehra, sığınmacıları uyduruk can yelekleriyle botlara dolduran, ailesini bu kirli parayla geçindiren babaya korkunç bir kader biçmiş ve vicdanı, büyük bir güçle işaret etmiş.

Düşündüren bir konu da, sevdiğinin katiline ceza verildi diye sevinmekti. Suçu, işlenmeden önce önlemek yerine, işlendikten sonra cezalandırmak üzerine kurulu sistemi sorgulamayan genç öykücülerin bir kısmı, kahramanına gözyaşları içinde, “Adalet yerini buldu!” dedirtmiş. Adalet hep suçtan sonra aranmış. Egemen hukuk anlayışı, dolaylı olarak eleştirilse de, toplum yararına bir hukuk anlayışı irdelenmemiş; saf iyiliğin galebe çalacağına inanmış gençlerimiz.

Çocukları yetişkinlerle evlendirmek, aile içi şiddet ve taciz gibi toplumsal yaralar da öykülerde sıklıkla karşımıza çıktı. İhtiyaçtan ekmek çalana verilen hapis cezasını, işlemediği cinayetten hapis yatanı, tecavüzcüyü öldürene verilen cezayı, şiddet uygulayanı doğru ve adil yargılamayı öyküleştirmiş gençler. Ancak, adalet mekanizmasının suçu önlemedeki önemini yeterince bilemeden, masum bir iyimserlikle yaklaşmışlar konuya. Naz Özdabakoğlu (“Yokuş”, İstanbul), Galata’daki esnafın hırsızlıkla suçlayıverdiği Sulukuleli çocuğu öyle canlı kişileştirmiş, öyküsünü “ötekileştirme” üzerine öyle güçlü kurmuş ki, ustaların geleneğinde yazacak genç bir yazarla karşı karşıya olduğumuzu düşündürdü.

Haksızlık mı, adaletsizlik mi?

Bazı öykülerdeyse, haksızlık ile adaletsizlik birbirine karışmış. “Haksızlık bu!” ünlemesinin kulağımızı çınlattığı öyküler genelde gündelik yaşamımıza mesnetlenenler: Anne baba arasında kalan çocuklar, ebeveynlerin çocuklarına farklı farklı davranması, üvey ebeveynle yaşanan sorunlar, işsizlikle ağırlaşan çaresizlikler, yaşam koşulları, yoksulluğun getirdiği, engellinin toplumsal yaşamdaki kâbusları… Eray Çakar (“Beyaz Lanet”, İstanbul), bu çerçevede kurmuş öyküsünü ve Afrika’da albino olarak doğanlar kadar onların ebeveynlerinin de uğradığı haksızlığı, dehşeti çok iyi duyumsatmış okuruna.

Adalet konusundan sapmamaya çalışan gençler, genellikle mahkeme sahnelerine tutunmuş; yargıç ve avukatları, öykülerinin kahramanı olarak kurgulamış. Otuzdan fazla öyküde avukatlar doğrunun, adaletin sesi olurken, sekiz on öyküde yargıçlar açıkça rüşvet alıp suç işleyen karakterler olarak işlenmiş!

Adalet gibi bir konuyu fantastik ya da alegorik öykülerle, tarihsel kurgularla işlemekten, bu zordan kaçmamış olan gençlerin varlığı da dikkat çekti bu yıl. Örneğin, Elif Naz Ervatan (Bodrum) “Adalet’in Fötr Şapkası” adlı öyküsünde adaleti, gri takım elbiseli bir adam olarak çok dramatik bir mahkeme sahnesinde yargılamış. Ödüllü Öyküler Kitapçığı’nda yer alan bu öykü, edebiyata ilişkin umudumuzu yükselten pek çok öyküden biriydi.

Evet, bu yıl gündelik bir olayı, bir insanlık halini öykülemek için çalışmış çok sayıda gençle karşılaştık ki, umut verdi bizlere. Şair Birhan Keskin, “Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun…” diyor ya, işte biz de yarışmamızla umudu çoğaltmayı hayal ediyoruz.

Comments are closed.