Çizilmiş sınırları aşan bir özgürlük

Çizilmiş sınırları aşan bir özgürlük

Gazete yazıları ve kitaplarında toplumsal meseleleri büyük bir duyarlılıkla işleyen, içinde sistemin bir türlü öldüremediği bir çocuk taşıdığını söyleyen gazeteci, yazar Müge İplikçi değişim için, duvarları tümden yıkmak için çaba harcamak yerine edebiyat ve sanatla tuğlaları yerinden oynatabileceğimizin önemli olabileceğini düşündürüyor.

Ünlü rock grubu Pink Floyd’un The Wall albümü, dünya müzik tarihinin en önemli başyapıtlarından biri kabul edilir. Albümdeki parçalardan, Another Brick In The Wall’un klibi, bir dönemin önemli başkaldırı arketiplerinden biridir. Özellikle eğitimdeki tektipleştirmenin işlendiği sözlere ve görüntülere yer verilmektedir. Klipteki çocuklar bir bant üstünde ağır ağır yürürler. İnsandan kuklaya dönüştükleri bu işlem bandında büyük bir kıyma makinesine düşer, oradan da homojenleşmiş bir biçimde kıyma olarak çıkarlar. Bir başkadeyişle, torna işidirler artık.

Duvarın ardında…

İkinci Dünya Savaşı sonrası kuşağının düştüğü büyük boşluğun arka planının anlatıldığı albümde, insan dediğimiz canlının başta savaşlar olmak üzere, toplumun genel harcını oluşturan aile ve okul gibi kurumlarla nasıl üniformalaştırıldığı, tektipleştirildiği anlatılır. Bu kuşağın asla umutsuz olmadığının da altını çizmek gerekir. Çünkü tektipleştirmeye karşı birey olma seçeneği, ancak bunun koşullarını yaratabilecek vicdanlı ve umutlu insanlarla sağlanabilir.

Pink Floyd ve ekibinin klipteki ilk adımı, çeşitli kalıplara tutunarak meşruiyet sağlayanları afişe etmektir. Karşımızda insanın düşüşü ve yeniden yükselişi anlamında, çağdaş bir tragedya var. Sağaltımımıza yardımcı olacak koroyu ise, özgürlük fikrini yeniden düşünmemizi sağlayabilecek vicdanlı insanlar oluşturur. Onlar, küllerinden doğmayı başarabilmiş insanlardır. Yangın yerine dönmüş olan yeryüzünde, farklı yeryüzü cennetleri yaratabilmek adına iğneyle kuyu kazmayı göze alabilen insanlar… Bu aşamada, şu soru sorulabilir: Çağımızın çetrefil dengelerini ya da dengesizliklerinizi düşündüğümüzde, günümüzde her şey bu kadar rahat ayrıştırılabilir durumda mıdır? Elbette değildir; hala farklılıkların ve cennetlerin tanımında yaşadığımız çok önemli sorunlar var.

Lessing ve çocuğun eğitim yolculuğu

 2007 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Doris Lessing, ünlü yapıtı Altın Defter’in önsözünde, eğitimin çocuğun 5-6 yaşlarında okula gitmesiyle başladığını belirtir. Notlar, ödüller, eğilimler ve bazı yerlerde hala yıldız ve eksi işaretlerinin yer aldığı bir süreçtir bu. Lessing bu at yarışı zihniyetinin, salt kazanan ve kaybeden üzerine kurulan düşünme biçiminin bir yaşama mal olduğunu vurgulamaktadır. O, bu örneği yaratıcılığın ve özgürlüğün en tartışılamayacağı yer olduğuna inandığı yazarlık ve edebiyat alanında ele almaktadır. Bu noktada eleştirmenlerin, ‘’Kendi alanında yazar X, yazar Y’den birkaç adım ileride ya da geride kaldı. Son kitabında yazar Z, yazar A’dan daha iyi olduğunu kanıtladı,’’ gibi yorumlarına ilişkin önemli eleştirilerde bulunur. Çocuk, başından beri, başarı ve başarısızlık terimleri kullanılarak karşılaştırmalı düşünmek için eğitilmektedir. Bu, tam anlamıyla, ayıklama sistemidir.

Böyle bir sistemde, zayıf olan umudunu yitirir ve geri çekilir. Çünkü bu, birbirleriyle devamlı yarışacak birkaç kazanan birey yaratmak için planlanmış bir sistemdir. İlk öğretilenlerden biri de, kişinin kendi yargılarına güvenmemesi gerektiğidir. Çocuğa otoriteye boyun eğmesi, başkalarının fikirlerini ve kararlarını öğrenmesi, alıntı yapması, onları ezberlemesi ve razı olması gerektiği öğretilir. Lessing, ‘’Çocuğa, politik bağlamda demokrat, hür irade ve düşünceye sahip, özgür bir ülkede yaşayan biri olduğu da öğretilmektedir,’’ diyor. Oysa, eğitime tabi tutulan çocuk, çağının tutum ve dogmalarının kölesi olmuştur. Esasta var olduğu şey ona söylenmemiştir ve seçim yapma aşamasında bile, sistem tarafından bir kalıba sokulduğunun farkında değildir. Sonuçta seçimlerimiz, kültürümüzün özünde köklenmiş hatalı bir bölünmeyle oluşmaktadır. Böyle bir ortamda yetişen bireylerden ne ya da kim olmasını bekleyebiliriz ki?

Lessing, bu noktada daha katı bir saptamada bulunmuştur: ‘’Eğitim sistemimiz, insanları kendileri dışındaki insanların düşünceleriyle hareket etmeye, kendilerini otorite temsilcilerine beğendirmeye alıştırmak için kurulmuştur.’’ Lessing’in çerçevesini çizdiği sisteme karşı çıkanlarınsa, bir süre sonra neye tepki gösterdiklerini unuttuğu, karşı çıktıkları sistemin genelgeçer kurallarına kollarını, beyinlerini ve ruhlarını kaptırdıkları görülmüştür.

Gerçek dünyayı çocuğa aktarabilmek!

Tüm bu olumsuz gidişata karşın, umudu korumak ve sistemin içimizde öldüremeyeceği çocuklar olarak direnmek gerekiyor.

Siyaset bilimci Hannah Arendt, her şeye rağmen buluşmamızın mümkün olduğunu ve insan yaratıcılığının özgür kılınabileceğini müjdeler. Nazi zulmünün ortasından yükselen Yahudi bir akademisyen olarak, kötülüğün sıradanlığından söz eder. ‘’Görevimdi. Bana, insanları sabun yapmam söylenmişti,’’ diyen subayların, görevle yaşamı nasıl kurguladıklarını anlatır usanmadan. Arendt, kötülüğü sıradanlaştıran bu dünya düzeninin yeniden yapılandırılması için, okullardaki eğitime yönelik ve özellikle de gençlere yalan söylemememiz gerektiğine yönelik yazılar da kaleme almıştır. “Kanımca, onlara dünyayı en yalın haliyle anlatmak durumundayız,” der.

Çocukları ve gençleri retorikten arınmış metinlerle buluşturmalıyız. Dünyanın toz pembe bulutlarla çevrili bir yer olmadığını; bir grup azınlığın büyük bir çoğunluğu nasıl yönettiğini anlatmalıyız. Dünyadaki açlığı, yoksunluğu, yoksulluğu, milliyetçiliği, dinciliği, cins ayrımcılığını, otomasyonu, ekolojik felaketleri, tutuculuğu, etnik farklılıkları, ahlakın ne olduğunu, erdemin nerede yaşadığını, hukukun nasıl işlediğini, eşitsizliklerimizi, anadil hakkını, ensesti, travmayı, yaşı büyütülerek gencecik yaşlarda asılanları, sömürünün çok katmanlı ve çok yüzlü bir olgu olduğunu anlatmamız gerekiyor. Çünkü dünyamız gerçekte bu aks üzerinde dönmektedir. Arendt bu noktada, “Ancak bunları onlara anlatabilirsek, dünyayı farklı bir yörüngeye oturtmak mümkün olabilir,” demiştir. Çünkü onlar da tıpkı bizim gibi bu dünyada yaşıyorlar. Arendt’in de vurguladığı gibi, ancak ve ancak bunları anlatırsak, kötünün sıradanlaşamayacağı, savaşın cevap olamayacağı bir dünyayı yakalama şansımız ortaya çıkabilir. Taş atan çocukları anlattığım Yalancı Şahit adlı kitabımın okur buluşmalarından birinde, genç bir okurum eğitim ve sanatın insan ruhunda yaratabileceği farklılıklara vurgu yaptığım sırada, “Size katılmıyorum,” dedi. “Bu iş eğitimle, sanatla falan çözülemez. Her öfkelenen taş mı atarmış? Ben de birçok şeye öfkeliyim, ama ben taş atmıyorum,” diyerek devam etti. Ona şöyle bir cevap verdim: “Gel bunu birlikte düşünelim. Seni taş atmamaya hangi koşullar hazırlamıştır; buna bakalım. Hangi koşullar sayesinde taş atma ihtiyacını duymuyorsun? Gelelim taş atanlara. Onlar hangi koşullar yüzünden taş atıyorlar acaba?”

Bunu düşünebilmemiz bile, kafamızdaki bir tuğlayı duvardan çekip almak anlamına gelebilirdi. Benim için hâlâ öyledir. Karşı tarafı görmek için bütün duvarın yıkılmasını beklememize gerek yok. Bazen tek bir tuğla, bakış açımızı farklılaştırabilir. Bunu da edebiyat ya da sanattan daha iyi yapabilecek başka bir araç yoktur.

Bir gün gelecek…

Yalancı Şahit’i yazarken oldukça zorlandım, çünkü ortada farklı bir gerçek vardı. Normalde, yetişkinler için yazan bir yazar olduğum için, karşımdaki kitle ürkütücü gelmişti. Öğretmenlik geçmişim olmasına rağmen, edebiyatın insanlarla bambaşka bir köprü kurduğunu da deneyimledim. Elimizde çok önemli bir potansiyel var ve bu potansiyel, yaklaşık yirmi yıl sonra bizlere farklı yerlerden sesleniyor olacak.

Bir gün gelecek, insanlar kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacak. Bu gelecek hakkında, Avusturyalı yazar Ingeborg Bachmann’ın dileği noktayı koyacaktır: “Bir gün gelecek, insanların siyah ama altın gibi parlayan gözleri olacak. Onlar, güzelliği görecekler, pisliklerden arınmış ve tüm yüklerden kurtulmuş olacaklar, havaya yükselecekler, suların dibine inecekler, sıkıntılarını ve ellerinin nasır bağlamış olduğunu unutacaklar. Bir gün gelecek, insanlar özgür olacaklar. Kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür hissedecekler. Bu, daha büyük, ölçüsüz bir özgürlük olacak, bütün bir yaşam boyunca sürecek.’’

Comments are closed.