Çocukluğun deneyimsizliğine ihtiyacımız var.

Çocukluğun deneyimsizliğine ihtiyacımız var.

35 yılı aşkın süredir her yaştan okur için üreten usta sanatçı Behiç Ak, edebiyatın ve sanatın farklı dallarındaki üstün verimi ve yazarlık duygusuyla, bugünün sosyokültürel ortamına, çocukların ve yetişkinlerin sunduğu değişim olanağına ışık tutuyor.

Çocuk yazını ile uğraşmak, insana birçok şey düşündürüyor. Başta bir sorgulama içine sokuyor. Tüm deneyimlerimizden arınarak çocukluğa dönme isteği, büyüklerle değil de, çocuklarla “ortak bir zemin oluşturma” arzusu nereden kaynaklanıyor? Neden sürekli başa dönme ihtiyacı içindeyiz?

İstediğimiz dünyayı elde etmek için, biz yetişkinler çok yetersiz kaldık. Sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada büyükler sınıfta kaldı. Bunun tartışılacak bir yanı yok. Savaşlar, sınıf farklılıkları, kışkırtılan kimlik kavgaları, insan eliyle yaratılmış doğal afetler, betonlaşmış kentler, açgözlülükle tüketilmiş kaynaklar, kirletilmiş sular… Bu kadar başarısız bir sonuca nasıl ulaştı insanlık?

Belki birçok insanın, “istediği” bir dünya bile yoktu aslında, diye düşünmeden edemiyor insan. Önüne konulanla yetindi. Her türlü yeniliği gelişme zannederek büyüdü ya da büyüdüğünü zannetti. “İlerleme” denen gizli bir elin, insanlığı mutluluğa taşıdığına öyle inandık ki…

Biz büyükler sınıfta kaldık!

Bugün, zengininden fakirine, mutluluğa yaklaştığımızı düşünmüyoruz. Yaşadıklarımız, ne istediğini bilmeyenler için bile, en azından ne istemediklerini düşündürtecek nitelikte. Bunu dillendirmekten bile çekiniyoruz. Öyle korkuyoruz ki, her an neşeli gibi görünmek zorundayız. Sosyal medyadaki fotoğraflara ya da köşe yazarlarının gazetelerdeki köşelerine baktığımızda herkes gülüyor. Mutsuz olmak neredeyse bir suç. En büyük başarısızlık ölçüsü. Bu yüzden yasaklanmış.

Oysa başarılı değiliz. Gerçeğin konuşulmasının hoş karşılanmadığı bir zaman dilimindeyiz. Dünyada işler, çok uzun
zamandır tıkırında değil. Bu endişelerimizi konuşmak için ortak bir zemin bulamıyoruz. Hepimizin düşüncelerini yoğuran, karşılaştıran ve ortak kabulleri içeren bir kamusal alan uzun zamandır yok. Kamusal alanı özelleştirerek ya da devletleştirerek yok ettik, yok edilmesine göz yumduk.

Evet, biz büyükler sınıfta kaldık! Yeni kuşakların taze enerjisine ihtiyacımız var. Büyüdük ve sorgulamayı unuttuk. İşlevsiz konularla ilgilenmenin, bizi başarıya ulaştıramayacağı inancıyla dopdoluyuz. Sadece dolu zamanlarımız değil, boş zamanlarımız bile işlevsel artık. Kendimizi, işlevsel bir yaşam tarzı tutturarak korumaya aldık. Sisteme bu şekilde entegre olduk. Ama bu işlevsellik, salt bireysel seçimlerimizle ilgili. Hangi yemeği yersek kaç kalori alacağımızdan tutun da, günde kaç adım atacağımıza kadar her şeyi planlar olduk. Artık hayatımızda her şey matematiksel olarak ifade edilebiliyor. Bunu bir ilerleme olarak görüyoruz.

İletişim var, ilişki yok!

Dünyayla −hiçbir döneminde olmadığı kadar− iletişim halinde olduğumuzu düşünüyoruz. İletişim kurmaktan ilişki kurmaya vaktimiz yok. Toplumsal talepleri, matematiksel olarak ifade edilemeyen duyguları dışladık, arzularımızı bastırdık. Kendimizi emojilerle ifade etmekten, kendimizi oluşturmaya ve anlatmaya vakit bulamıyoruz.

Gerçek şeyler söylemekten korkuyoruz. Gerçek, 19. ya da 20. yüzyılda kalmış bir çocukluk hastalığı gibi. Gerçeği söyleyen insanlardan hızla uzaklaşıyoruz. Onları, ânı yaşamamızı engelleyen birer parazit gibi görüyoruz. Post – truth dedikleri gerçekdışı bir çağın öncüleriyiz, yapaydan yanayız. Orijinalden daha fazla, imitasyona değer veriyoruz. Doğayı bile, insan eliyle yaratıldığı zaman sever olduk.

Dijital ortamda mutlu, çok sosyal; gerçek hayatta mutsuz ve yalnızız. Üstelik, entelektüel bir bireyin “seçilmiş tek başınalığı” değil yalnızlığımız. Sanal karakterler tarafından işgal edilmiş, kendimizle baş başa kalmamızı engelleyen bir zaman dilimi…

Kendi kendimizin projesi haline geldik. Bu yüzden, çocuklara birer proje gibi bakıyoruz. Onları, çocuk endüstrisinin
kollarına çabucak teslim ettik. Ama bunun doğru olmadığıyla ilgili şüpheler de beynimizi kemirmeye başladı. Başa dönmeye çalışmak, nerede hatalar yaptığımızı sorgulamak zorundayız artık. Kendimizi kandırmaya devam edemeyiz. Çocuklara ihtiyacımız var. Deneyimlerimizin bizi getirdiği bu olumsuz noktadan kurtulmak için, çocukların deneyimsizliğine ihtiyacımız var.

Çocuklara sığınmak…

Bir çocukla karşılaşmamız, kapattığımız pencerelerin yeniden açılmasını sağlıyor: Soru sormak, işlevsiz olmak, sevmek, bütün zamanları boş zaman gibi yaşamayı istemek… Birçok soru zihnimizde beliriyor. Çocuklara yardımcı olmak mı amacımız? Yoksa onlara sığınmak mı? Neden çevre kitaplarını hep çocuklar için yapıyoruz? Ya da daha iyi bir dünyanın temelini çocukların atacağını düşünüyoruz. Onların saf ve kirlenmemiş dünyasına sahip çıkmak mı amacımız?

Yoksa, “İnsan çocukken saftır, büyüyünce kirlenir ve bu da doğaldır,” mottosunu meşrulaştırmak için mi? “Bu çocuklardan bu büyükler nasıl ortaya çıktı?” sorusuna vereceğimiz cevabı şimdiden hazırladık mı yoksa?Olumsuzlukları olumlamayı büyümek zannettiğimizden beri, dünyada neler değişti? Sadece anlık başarılar ve amaca varılmak için atılacak adımlar önemli. Onları da çocukların atmasını istiyoruz. Bu amacın ne olduğunu bilmiyoruz, ama toplumsal bir yanı olmadığını biliyoruz. Yalnızca, öne çıkmak, bir diğerini geçmek, geride kalmamak gibi kaygılar taşıyoruz.

Çocuklukla yetişkinlik arasındaki bağın kopartılmış olmasını doğal bulmaya başladığımızdan beri, kim bilir ne çok savaşı olumladık ya da çevre felaketini görmezden geldik. Bu bağın kopartılmasını bu kadar doğal kabul ediyorsak eğer, neden çocuklarımızı daha iyi okutmak, daha iyi yaşatmak amacındayız? Yapamadıklarımızı onların yapmasından neden sonsuz mutluluk duyuyoruz? Hâlâ vakit varken, yapamadıklarımızı yapmayı göze alamadığımız için mi? Dürüst olmayı, doğaya saygılı olmayı, borçlanmadan yaşamayı, savaşsız, silahsız, barış içinde bir dünyayı neden çocuklarımıza havale ediyoruz? Bu yüklerden kurtulmak için mi? Kendi çağımızın sorumluluklarını almaktan kaçındığımız için mi?

Sanki çocuklar yokmuş gibi planlanan kentlerde yaşamayı sürdürmek, bize, ilerlemenin bir parçası gibi geliverdi.
“Doğayı satmak için, önce insanın ondan mahrum bırakılması gerekir,” gerçeğini görmektense, bireysel çözümleri
tercih ettik. Kamusal taleplerimizi bireysel satın almalarla gidererek bastırdık. Çocukları birer paket gibi kurslardan
kurslara taşıdık.

Deneme tahtaları

Bu davranışlarımızı sorgulamadan çocuklarla iletişim kurmayı becerebilir miyiz? Çocuklarla iletişimin hiç de kolay
olmadığını biliyoruz artık. Boş nutuklar, hiçbir yere ulaşmayacağı çok belli olan ahlak dersleri, çocuğu geliştirmekten ziyade can sıkmak için verilmiş ödevler, bildik hikâye kalıpları, çocukları tehlikelerden korumaktan çok, büyükleri çocuklardan korumak için üretilmiş mantık oyunları… çocuklarla olan iletişimimizi iyileştirmiyor, tersine onlarla aramızda bir duvar oluşturuyor.

Ne bizim, ne özelin, ne de devletin yaklaşımı, çocukları deneme tahtası olmaktan kurtaramıyor. Kamusal alanda düşünülmemiş her türlü yaklaşım, yeni şeyler satın alarak, eksik olan ihtiyacı gidermeyi amaçlıyor. Bunun değişmez olduğunu düşünüyor, ancak hiç de zor olmadığını biliyoruz. Sokakları oyun parklarına dönüştürmeyi, mahalleyi güvenli hale getirmeyi, eğitimi demokratikleştirmeyi, okullara yürüyerek ulaşmayı sağlamayı en temel taleplerimiz haline getirmek çok zor değil. Başka bir bakış açısı gerektiriyor sadece.

Demokratik yoldan elde edildiğinde anlamlı olan şeyleri para vererek satın alabilmeyi, gelişmişlik olarak görmekten
vazgeçmek, basit bir farkındalık isteği. Temel ihtiyaçların parayla alınıp satılamayacağı bir sistemi kurmayı başarabiliriz. Şehrin kamusal alanları elimizden yavaş yavaş alınıp, bize özel ihtiyaçlarımızmış gibi yavaş yavaş satılınca neye uğradığımızı şaşırdık. Yaşam tecrübesizliğimiz bir anda ortaya çıkıverdi. Tecrübesiz yetişkinler ve tecrübesiz çocuklar, ev içine adeta hapsolduk.

Çocukluğun deneyimsizliğine dönmek…

Aramızdaki bu duvarın tuğlası olan ve iletişimi, ilişkinin yerine geçiren sanal ortamlar, ağaçta oynamanın yerine geçmediği gibi, soyutlama becerisini de geliştirmeyen, sadece büyüklerin sıkıcı dünyasına hazırlayan oyuncaklar. Bunlar duvarı daha da kalınlaştırıyor. Artık inceltmenin zamanı geldi.

Çocukluğa, deneyimsizliğe dönmeliyiz. En azından, “Nerede hata yaptık?” diyebilmek için. Büyüklerle çocuklar arasındaki duvarda delikler açmalı, hatta onu yıkmalıyız. Peki, bu ortamı bize ne sağlayabilir?

Bir ümit var. Konunun olumlu yanlarını da görmeye çalışalım. Çok dillendirmesek de bazı şeyler değişiyor. Çocuklarla büyükler arasındaki duvarı kaldıran ortamı, çocuk edebiyatı yavaş yavaş oluşturmaya başladı. Olumsuz gelişmelerden bahsetmeye o kadar alıştık ki, bu gelişmeyi görmezden geliyoruz çoğu kez.

Oysa, yüzlerce kitap özenle çevriliyor. Yepyeni yerli yazarlar farklı türleri deneyerek, hikâyeler üretiyor. Uluslararası kalitede yerli illüstratörler, yeni yazarlar ortaya çıktı. Kimisi sadece çocuklar için yazıyor, kimisi hem yazıp hem resimliyor, kimisinin büyüklerin dünyasına da seslenen eserleri var.

Hikâyelere salt ahlakçı bir bakış açısıyla yaklaşmayan, klasik kalıplar dışında düşünen, edebiyatı kendi meselesi haline dönüştürmüş, eğitimli çocuk edebiyatı editörleriyle karşılaşıyoruz. Eğitim kurumları da kaliteli çocuk edebiyatı örneklerini programlarına almaya başladılar.

Çocuk edebiyatı her yerde!

Çocukların edebiyat kitapları okuması, birçok okulda teşvik ediliyor artık. Hiçbir olanağı bulunmayan okullarda bile, edebiyat ve kitap meraklısı bir ya da birkaç öğretmen, sınıflarında çocuklar için kitaplık oluşturmaya çalışıyor.

Yazarlar ve çizerler, okullara davet ediliyor. Çocuklar daha önce okudukları hikâyelerle ilgili, yazarlara incelikli sorular soruyorlar. İllüstratörlerin görsel dünyalarını nasıl oluşturduklarını öğrenmek istiyorlar. Sevdikleri kahramanları onlar da çiziyor hatta, onları kullanarak yeni hikâyeler üretmeye çalışıyorlar. Hikâyeler tekrar
okunuyor, yorumlanıyor, sahneleniyor…

Çocukların futbolcu ve dizi oyuncusu merakının yerini, yavaş yavaş sevdikleri edebiyatçılar almaya başlıyor. Önceleri, çocuk kitabını fabrikada üretilen bir “mal” olarak gören çocukların sayısı çok azaldı. Artık kitapları yazarların yazdığını biliyorlar. Bilmekten öte, seçici olmaya başladı çocuklar. Sevdikleri yazarlar var artık. O yazarların kitaplarını da “daha çok sevdikleri” ve “daha az sevdikleri” diye ayırabiliyorlar.

Yakın zamana kadar Türkiye’de şüpheyle bakılan çocuk edebiyatı, geliştikçe gelişiyor. Birkaç ünlü yazar dışında, yerli yazarları pek olmayan bir alandı aslında. Bugün her kesimden, farklı görüşten anne ve baba, çocuklarını edebiyatsız bırakmanın yanlış bir şey olduğunu anlamaya başladı.

Çocuk edebiyatına burun kıvıranlar şimdi…

Entelektüeller arasında da bir değişim görülüyor. Çocukların pozitif dünyası yerine, büyüklerin negatif dünyasını konu aldığında entelektüel bir faaliyet olarak görülen edebiyat, artık çocukların olumlu dünyasına yöneldiğinde de kabul görüyor.

Çok yakın geçmişte, “Çocuk edebiyatı diye bir şey olmaz,” diye burun kıvıranlar, şimdi çocuklarıyla ya da torunlarıyla kitap okumaktan mutluluk duyuyorlar. Hikâyeleri, resimleri, kavramları, sembolleri, sevgi bağıyla örerek gerçek hayatla ilişkilendirebilecekleri okulöncesi kitaplar sayesinde, çocuklarıyla entelektüel bir ilişki kurabilmenin keyfini çıkarıyorlar. Gizli gizli ya da açık açık çocuklarının kitaplarını severek okuyan büyüklerin sayısı hiç de az değil. Çocuklarla paylaşabildikleri bu entelektüel dünyanın içinde olmaya çalışıyorlar. Kitaplar üzerinden onlarla sohbet etmenin tadını çıkarıyorlar.

Çocukların entelektüel dünyası

Büyükler için de bir yenilenme sağlıyor çocuk kitapları. Yeniden başlayabiliyorlar. Yaşadıkları çağı, karamsar tweet’ler atarak değiştiremeyeceklerinin farkındalar. Daha eşitlikçi, daha adil ve daha demokratik bir dünya için, toplumda ortak paydalar oluşturan kamusal ortamlara ihtiyacımız var. Edebiyatın sihirli ortamı, çocukluktan beri bizi “buluşturma” olanağını sunuyor.

Çocuklarına öğüt yerine bilgi verebilmenin, cevap vermek yerine soru da sorabilmenin keyfini yaşayabilen büyükler
bu ortamları paylaşabiliyorlar. Kitapçı raflarında kendilerine sessiz sedasız yer bulan çocuk kitapları, pek de sözü edilmeyen bu mutluluğu evlere, okullara taşımaya başladı. Yetişkinlerle çocukları aynı ortamda buluşturarak, uzun yıllardır özlenen bir şeyi başarıyorlar.

Çocukların da artık entelektüel bir dünyası var. Bütün olumsuzluklara rağmen, çağdaş yaşam, kendi gelişim eğrisi içinde olumlu katkılar sunmaya devam ediyor.

Değişim, çocuk kitaplarıyla geliyor!

Melville’in Moby Dick’inin, Cervantes’in Don Kişot ’unun, Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe ’sunun, Grimm Masalları’nın, Dede Korkut ve Keloğlan Masalları’nın yanında, artık çağdaş yazarlar da okul kitaplıklarının gözdesi olmaya başladı. Calvino’nun, Zeynep Cemali’nin, Muzaffer İzgü’nün, Christine Nöstlinger’in, Andrew Clements’in ve birçok yaratıcı yerli yazarın kitapları evleri doldurmaya başladı.

Yeni hikâye arayışları, geçmişin kalıplarından sıyrılarak, toplumla ve deneyimlerle yüzleşmemizi sağlayacak yeni bakış açıları oluşturmaya zemin hazırlıyor. Şüphesiz, sessiz sedasız kendi içinde gelişen bu yeni kuşağın topluma söyleyeceği farklı sözler olacak. Bu olumlu değişimin köklerini, çocuk edebiyatının oluşturduğu ortama borçlu olduğumuzu söylemek hiç de yanlış değil.

Yetişkinlerle çocuklar arasındaki duvarın kaldırılması, çocukları yetişkinlerin dünyasının olumlu tecrübeleriyle zenginleştirirken, büyükleri de çocukların saf ve temiz dünyasıyla buluşturacak. Bu değişim, şehirlerde ve mahallelerdeki kamusal alanların geri gelmesini ya da yeniden üretilmesini sağlayabilir. Böyle bir paylaşım, bizleri daha gerçekçi olmaya, yani imkânsız gibi görüneni istemeye zorlayabilir.

Çocuk edebiyatının gelişmesi ve kabul görmesi, bize yeni bir kapıyı açıyor. Hem de her şeyin çok kötü gittiğini düşündüğümüz bir dönemde.

Comments are closed.