Okulu dizelerle donatmak

Okulu dizelerle donatmak

1980 sonrası Türk şiirinin en önemli isimlerinden olan Haydar Ergülen, edebiyat birikimi ve her döneme etki eden üretkenliğiyle, konuşma başlığından esinlenerek kaleme aldığı yeni şiiriyle eğitimcilere sesleniyor. 

Okulu Dizelerle Donatmak…

İlk okulumuz sokaktı eskiden
Evin kapısını açar, sokağa çıkardık.
Şimdi okullarda, sokağın kapısını kapatıp sınıfın kapısını açıyoruz.
Sokak doğal okulumuzdu; doğa okulu, tabiat okulu.
Sokak güzellemesi yapmaya da gerek yoktu,
Çünkü sokak yerinde duruyordu, hiçbir yere gitmiyordu.
Başka sokaklara açılıyordu yalnızca;
Biz de öyleydik, sokaklar gibiydik.
“Bin çocuk sokaklarda çingeneler gibi şendik.”
Bazen de şiirin doğrusunu sokakta buluyorduk.
O zamanlar henüz şiiri bilmiyorduk, bilmek de istemiyorduk.
“Doğrusunu isterseniz” de demiyorduk, çünkü yanlış bir şey yoktu.
Öyleyse doğruya da gerek yoktu.
Çünkü şiir bilmeye gelmiyordu.
Hem de bilinecek ne vardı?
İnsan arkadaşını sokakta tanıyordu.
Büyükler bunu, “insan dostunu yolda tanır” duygusuna çeviriyordu.
Sokakta, yolda ve… şiirde!
İşte birbirine açılan, biri olmazsa diğeri yalnız kalan
ve durmadan birbirini hatırlatan şu üç… şey!
Şey, yani komşu, yoldaş, kardeş, arkadaş, yakın, kafadar, ahbap, iyilik, güzellik, dost, akraba
ve asla ‘öteki’ olmayan, ötekisi olmayan üç beriki…
İşte onlar donatıyor hayatımızı;
Öncemizi, sonramızı, çocukluğumuzu, gençliğimizi, yetişkinliğimizi
Hatta gidişimizi, yani ölümümüzü.

Çok kullanıldığı için artık kimin olduğunun önemi kalmayan sözler ve dizeler vardır,
Bana kalırsa da asl’olan onlardır.
Başlangıca, adımızın, kimliğimizin, ayırıcı işaretlerimizin, mülkümüzün, eşyamızın olmadığı zamanlara,
belki de zaman yaratılmadan önceye dönmek, anonim olmak, herkes olmak.
Bu sözlerden birinin kimin olduğunu unutmadım.
Ama daha güzeli; söz çocukluk gibi aklımda.
Tarçın Kokulu Kız’ın yazarı ünlü Latin Amerikalı romancı Jorge Amado’nundu söz;
“çocukluk insanın anayurdudur,” diyordu.
Nedense bu sözü duyduğumdan beri, ki üniversitedeydim o sıra,
Şiir insanın anayurdudur diye düşündüm hep
Şiir insanın anaokuludur dedim,
Şiir insanın anadilidir dedim.
Cemal Süreya ne demişti
Ne demişti Cemal Süreya;
“Yunus ki süt dişleridir Türkçe’nin.”
Cemal Süreya’yı da şiir emziriyordu, Türkçe emziriyordu.
Anneden erken ayrılmış bir çocuk olduğundan belki,
yurdunu erkenden terke zorlanan, sürgüne yollanan bir kavmin oğlu olduğundan belki,
hayat da şiir de aşk da kadınlar da onu hep beslesin istedi.
Yolu şiire düşenlerden değildi,
Şiiri yol olanlardan ve yol bilenlerdendi.
Şiir kimi yola getirir bilmem ama
Cemal Süreya yolu şiire getirenlerdendi.
Şairin şairi anması şiirin doğasındandır,
başka sebep aramaya da gerek yoktur.

Konuya gelemiyorum, çünkü konu yok.
Şiir bir konu değil!
Tıpkı çocukluğun, yaşamın, doğanın, aşkın, yitirmenin, ölümün, kardeşliğin bir konu olmadığı gibi.
Ama yine de belki hocamdır diye,
belki hiç tanımasaydım ve yalnızca şiirinden bilseydim
yine hocam derdim diye,
Ergin Günçe’yi,
Onun “Türkiyem Kadar Bir Çiçek” dediğini,
ve elbette onun “Dersimiz aşk, konumuz haydutluk ve sarışınlık” dizesini söyleyerek,
konuya gelmiş oldum, başa döndüm.
Ve havanın kar toplaması gibi tıpkı,
“Çocukluk da sokaktan şiir toplamaktır,” dedim.
(Tabii şiir toplamayı yalnızca söz ve görüntü ve imge toplamak diye düşünürseniz
fena yanılırsınız, demeyi de unutmadım.
Ahmet Kaya’yı da,
onun “Şarabın gazabı fena kırmızıdır.” derken
‘fena’yı da hızla ama hazla söylediğini de..)
unutmadım.
Şiirin unutmamak, unutulmamak, unutturmamak ve hatırlamak, hatırlatmak olduğunu da.
Çocukluk, şiiri sokaktan toplar.

Başöğretmen, gökyüzüdür;
Mavi gözlü gökyüzü.
Güneştir, sarışın.
Nehirlerdir, denizlerdir, göğün mavisiyle,
yeşiliyle, turkuvaz.
Ormanlardır; gür.
Ağaçlardır, yapraklarıyla yeşil…
Okulu dizelerle donatmak,
Çocukluğu sokaklarla donatmak;
Sokağı doğayla, gökyüzüyle, güneşle, toprakla, havayla, suyla,
dağlarla, kırlarla, ormanlarla, bahçelerle, ağaçlarla donatmak süslemektir.
“Çingene bizzat bahardır.” dediği gibi Ahmet Haşim’in,
çocukluğu bahara çevirmektir.
Beş mayısı altı mayısa bağlayan gecedir.

Hızır ile İlyas’ın buluşmasıdır.
Hıdrellez olup şiirle donanmasıdır.
Şiir de bir dilek ağacıdır.
Şiir anadilimizse, anaokulumuzsa
o okulun bahçesindeki dilek ağaçlarına,
annelerimizin içlerinden okudukları dualarla
taktıkları evler, arabalar ve bunun gibi şeyler de
bir şiirin dizeleridir.
Hangi şiirin? Yaşam ağacı dediğimiz, haziran gelini gibi süslediğimiz,
uzun, güzel, renkli, neşeli, şenlikli,
ve biraz da mahcup o şiirin.
Müzikle, kardeşlikle, iyilikle,
Gülten Akın’ın dediği; “insanı insana bağlayan o güvenç”le,
bir bakıma insanın ıslığı, nehir kenarı, deniz kıyısı, göğün kuşağı, ebem kuşağı,
ruhun avlusu, ağacın yaprağı olan şiirin eşliğinde gittiğimiz birbirimizin şiiri.
…Henüz fazla uzaklaşmış sayılmayız.
Atlarımız terli henüz,
ateşimiz daha sönmemiş,
çayımız eskimemiş,
ayak izlerimiz taze…
Öyleyse birbirimize yetişebiliriz!

Okulu dizelerle donatmak,
okulu yaşamla donatmaktır.
Tanzim satışlarda asla olmayan organik şeylerle, şiirlerle donatmaktır.
Şiirin başöğretmeni gökyüzüyse,
okulun başöğretmeni de Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Ve gökyüzüne benzer, güneşe benzer, şiire benzer.
Ve şiirden gelmiş ve bir çocukluk yapıp Cumhuriyet’i kurmuştur.
Bazı çocukların şiir kurar gibi Cumhuriyet’i kurması,
Nâzım Hikmet gibi söyleyecek olursak;
“Uyy ne harikuladedir kim bilir!”
İlhan Berk gibi söyleyecek olursak;
“Harika” bir şeydir.
Öyleyse insan ta yaradılışından başlayarak,
şiirin içindedir, içinde şiir vardır.
Tanrı çocuklarını şiirsiz bırakır mı hiç?

Onları şiirle donatarak dünyaya yollamıştır.
Ağaçlardan yemiş toplar gibi toplanır şiir.
Kedilerle köpeklerle oynamaktan,
göğe bakmaktan,
birbirimize bakmaktan, yola bakmaktan, güne bakmaktan gelir.
Şiir doğadan gelir,
sokağa düşer,
bahçede yetişir,
okula gider.
Ama büyümez, büyümeyen şeydir.
Şiir bizi büyütmez, büyüler.
Şiir hiç bitirmediğimiz, bitirmek istemediğimiz o okuldur.
O okul bizi iyilikle, barışla, aşkla, kardeşlikle donatır.
Şiir berikidir, ötekisi olmayandır.
Şiir; insan gibi, doğa gibi ve Tanrı gibi laiktir.

Şiir etkilenme sanatıdır.

HE İÇYıl 1971. 12 Mart’ın darbe atmosferi. Ankara Aydınlıkevler Lisesi’nde 1. sınıftayım. Edebiyat öğretmenimizin adı Ali Bey’di. Çakı gibi bir adamdı. Kravatıyla, ölçülü adımlar atarak yürümesiyle, ayakkabılarının boyasıyla tam anlamıyla mekanik bir adamı andırırdı. Baston yutmuş da denebilir. Pek çok arkadaşım gibi ben de okuyordum. Attilâ İlhan okur, onun gibi yazmaya çalışırdım. Yazıya küçük harfle başlaması, üç nokta kullanması… Kompozisyon derslerinde de ona öykünürdüm. Öğretmenimiz Ali Bey bana hep on üzerinden dört verirdi. Bir gün bize döndü ve, “Sınıfta bir züppe var, kendini Attilâ İlhan sanıyor!” dedi. Herkes bana baktı tabii. Dönem sonuna kadar ortalamayı beşe yükseltip kurtardım bir şekilde, ama edebiyat dersim kötüydü, diğer derslerim daha iyiydi.

“Şiir, bir etkileme sanatıdır,” gibisinden genel bir tanım yapılsa da benim için şiir, etkilenme sanatıdır. Söyleşi için gittiğim okullarda pek çok öğretmen, şiir ve öykü yazdığını belirtiyor ve yazdıklarını gösteriyor. “Kimleri okudun?” diye sorduğumda, Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl gibi yazarları okuduklarını, daha fazlasını “etkilenmemek için” okumadıklarını söylüyorlar. Tam tersine, şiir için çok okumak ve çok etkilenmek gerekir. Bugüne kadar 15 kitap yazdım. Hâlâ etkilenecek şairler buluyorum. Yeni kitaplar yazabilmek için gençlerden etkileniyorum. En çok gençlerden etkilenmeliyiz, çünkü onlar bugünü temsil ediyor.

Şiir, kendi şiirinin farkında olmayan insanları uyarmak için, şairlerin kullandığı bir işaret dilidir. Şairler çok farklı insanlar değildir; işaret ederler ve bazılarının içindeki şiiri çıkarırlar. Özellikle, çocuklukta şiirle tanışmanın anlamı büyüktür. Şiir de bir tür çocukluktur, onlar arkadaştır. Bundan daha doğal bir tanışma olamaz.

Ötekisi olmayan bir şeydir edebiyat.

Okurluğumun başlangıç yıllarında, Türk edebiyatının 1980’e kadar neredeyse tümünü okumuştum. O yıl ODTÜ Sosyoloji bölümünü bitirmiştim. Çok okuyan bir çocuktum ve o yıla kadar da bütün öykücüleri, romancıları, şairleri, halk ve divan edebiyatını, tasavvuf şiirini okumuş sayılırdım. Çünkü okumak dışında başka bir iş yapmıyordum.

O zamanlar, etrafımızda hem sağ hem sol görüşten bolca fikir gazetesi vardı. Ailem sosyalistti. Babam oto tamircisiydi ve yedi gazete alırdı eve. Sağ görüşten gazeteleri de alırdı, “Okuyalım bakalım, ne diyorlar?” diye. Böyle bir evde okur olarak yetiştim. Bu nedenle, benim için edebiyatta öteki yoktur. Ötekisi olmayan bir şeydir edebiyat. Türkçe yazılanların hepsi bizim edebiyatımız, şiirimiz, romanımızdır. “Milli şair” diye bir şey yoktur, “milli şair” olmaz! Örneğin, Necip Fazıl gibi bir şairi, salt “milli şair” olarak sınıflandırmak şiire de, o şaire de yazık etmektir.

Nâzım Hikmet, Türkçe’nin, Yunus Emre’den sonraki en büyük şairidir. Yunus Emre, en büyük şairimizdir. 750 yıldır yaşıyor, 750 yıl sonra da yaşayacak! Nâzım Hikmet, Cumhuriyet döneminin en büyük şairidir. İdeolojik olarak yakın olduğum için söylemiyorum bunu. O, bizim şiirimizi dünyaya tanıtan, evrensel kılan, 1929 yılında kitabı İngilizce’de yayımlanan ilk şairdir. Biat etmemiştir. Bir şair, bir edebiyatçı biat etmez. Sabahattin Ali’ler, Nâzım Hikmet’ler, Orhan Kemal’ler, Yaşar Kemal’ler laiktir ve biat etmemiş insanlardır. Onları Cumhuriyet yetiştirmiştir. Biat ederek edebiyatçı olunduğu hiç görülmemiştir.

Şiir, insanın yolluğudur, yanındadır. Yazsak da yazmasak da şiir hayatımızdadır. Tanrı insanları “şiir insan” olarak yaratır. Şiir, hiçbir işe yaramasa bile, insan okuduğunda daha çok âşık olur, daha çok insan olur, kendini daha özgür ve daha iyi hisseder.

 

 

Comments are closed.